"Sonsuz ve
karşısında sıfır... Sınırsızın yanında hiçbir sayı değeri, hiçbir
şey ifade etmez... Sınırsızın yanında ikinci bir değer yok, olamaz...
Sadece sınırsız VAR... Olan da sadece sınırsızın nicelik,
nitelikleri... Sınırsızın karşısında olan sıfır hali... Niceliğin
olamama hali, ki YOKluk halinin adı ki sıfır... Hiç olmamış ve
varlığı olmayan, ancak sınırsızın, yani mutlak ölçülere gelmeyen
niceliğin, niteliğin anlaşılmasını sağlayan YOKluk... ki, YOK hiç
olmamıştır... ANKA kuşu gibi var zannedilen...
Sıfır...
sonsuzun anlaşılmasında yardımcı kavram... Var ve yok çiftinde... YOK hiç
olmamış ama varlığı açıklayan kavram... Değerler sıfırın üzerinde
varlar, ancak sınırsıza göre değer ifade etmeyen YOKlar... O halde mutlak
olan değer, nicelik, nitelik SINIRSIZ... yani VAR... Diğerleri izafi olarak
kullanılan, anlamamıza yarayan hayali değerler... "
Selam olsun...
Simgelerin açılımında
muhteşem bir yolculuk... Sağol... Rakamlarda, kelimelerde veya bir GÜLün
kıvrımlarında... Her zerre bütünün bilgisini taşıdığı için her
simgede kat kat, boyut boyut "mana"...
Sonlu her değer
göreli ama yine de her biri ÖZde mutlak olanı taşıyor. Ve en temel
paradoks, sonsuzlanabilmesi icin kendini sıfıra bölmesi gerekiyor! Sıfırı
ne kadar YOKlasak da, sıfır-sonsuz bağlantısı bu göreli alemin şifresi
adeta...
GERCEK olan
zaman ve mekandan bağımsız, hep VAR... Oysa akıl kıyaslarla çıkarımda
bulunur. Böylesi bir zihinsel süreçte, kaçınılmaz olarak soru ile yanıt
arasında bir süre geçer. Basit bir ornek, 12345 gibi bir sayının karekökü
"yanıt" olarak hep mevcuttur, SİMDİ ve BURADA... Ama zihnin o değere
ulaşması için bir SÜRE gereklidir -- sonuçta ZAMAN zihinde yaratılır...
Şu sözü
severim: "geciken yanıt, yanlış yanıttır." Bu yüzden bence
bilinçte yolculukta en önemli aşama, kişisel olgularda sezgisel/ANlık yanıntların
daha ve daha ön plana çıkması. "Bilmek"den "olmak"
haline geçiş de böyle olmalı...
ANda olmak...
Tıpkı sıcak,
sımsıcak bir günde bir pınardan avuçladığın su gibi... Hemen o anda içersen
VARdır su senin için. Biraz oyalandığında su kayıp gider parmaklarının
arasından -- farklı bir devinime dahil olur... Güneş kurutur avucundaki
son damlayı da -- hiç iz kalmamıştır o ANa dair avucunda..
Zen'e göre
"yandın mı, tümüyle yanmalısın - tozsuz, külsüz, hiç bir iz bırakmadan..."
İşte ancak bu şekilde olayın tüm potansiyeli ANda tezahür eder. Bu
"bütünsel bilinç"te olmaktır, bu "oluş" halidir işte...
Oysa biz iz
bırakmak için yaşarız adeta. VARlığımızın ispatı gibidir o izler...
Ve sanki onlar olmasa yolumuz yoktur gibi gelir bize. Ama her "iz"
bir karma odağıdır, dalga dalga tesirini yaymaya devam eder. "Geçmiş"in
tesir alanı, "bugün"ü bulanıklaştırır, "yarın"a
katar... Kişi ANdan uzaklaştıkça "zaman" lineerliğine düşer.
ve gölgelerle uğraşmaya devam eder...
ANda
olmak... Ve sevgiyle...
