"...
Paralel evren yazınızdaki bazı hususları sormak istiyorum. Felsefede daha
fazla geçer, paradokslar, bunlardan amaç nedir...? Sonuç vermeyen düşünceler...
Bu düşüncelerin bizlere, düşünenlere katkısı neler...?
Boyutu
şöyle düşünüyorum... Şu an görme, duyma, hissetme, tatma kapasitemle
belli tireşimdeki frekansları algılıyorım. Bu çerçevede bir alem imajı
kafamda belirmede, bunlara göre yaşıyorum. Algıladığım frekanslar gibi
sınırsız titreşimler var... O halde diğer titreşimler de manalar yüklü...
Algı kapasitesi nasıl artar...? Nasıl ki sadece FM dalgaların alan bir
radyonun olduğu ortamda orta uzun ve FM dalgalarını alan bir radyonun
iletecekleri farklı olacaktır... Ya da televizyonda yayın alma kapasitesi
kadar görüntü olacak. Bizdeki bütün imajlar beyinde olduğuna göre işin
çözümü de beyinde olsa gerek.
İbadet
yoğunlaşması beyni nasıl etkilemede, beynin yayınını nasıl yönlendirmede...?
Hissedilmeyenler nasıl yaşanır hale gelmede ibadetlerin, derin tefekkürün
ardından...?
Zamanın
kısalması bilimsel olarak nasıl ifade edilmede...? "
Selam
Olsun...
En
başta şunu söylemek isterim, burada yazacaklarımın bir kısmı farklı
kaynaklardan derlediğim bilgiler. Okuduklarımın, duyduklarımın detayları
fazla kalmaz zihnimde, ki ben de böyle olmasını istiyorum zaten.
“Bilgi”yi zihnimle değerlendirmek yerine, olabildiğince yansız bir alıcı
olmaya çalıştım hep. Ben kapıları açık tutuyorum, bırakıyorum
“bilgi” girsin içsel evrenime, yayılsın, dağılsın ve kendi sürecinde
yerini bulsun…
Ve
başlasın bakalım bugünkü gezintimiz, söz aleminde… :-)
Paradokslar
da, bir bakıma, koanlar gibi düşünsel süreç içinde sonuç vermeyen önermeler…
Kişi yanıt arama telaşında, ola ki, mantığın yetersizliğinin bilincine
varır ve mantık bariyerini aşarsa, bilinçte bir sıçramaya hizmet
edebilirler – tıpkı koanların “aydınlanma”da tetikleyici görev görmeleri
gibi… Ama zihin çerçevesinde kaldıklarında, entellektüel bir oyalanma
aracı olmaktan öte bir değer taşımıyorlar bence.
Beyin
birbiriyle bağlantılı da olsa farklı işlevleri olan iki kısımdan oluşuyor.
İki yarının aktivitesi ayrı ayrı gözlemlendiğinde, herbirinin diğerinden
farklı 14 frekansta beyin dalgaları yaydığı ölçülmüş – adeta aynı
anda çalışan iki FARKLI beyin! Beynimizin dual yapısı nedeniyle gerçeği
algılayışımız da bütünsel değil, parçalı oluyor.
Sağ
lop bilinçliliğin dişil öğesi – sentezci/bütünleyici, sezgisel,
sanatsal ve duygusal etkileşimlerde etken…
Sol
lop ise eril prensibin egemenliğinde – analitik/ayrıştırıcı, rasyonel,
plancı ve detaylara odaklı…
Mistik
bir ifadeyle, sağ lop yüreğin/vicdanın, sol lop ise zihnin/egonun aracı…
Eğer
herhangi bir anda, sağ veya sol lop belirgin bir biçimde dominant ise, beyin
dalgalarının beta seviyesinde (14 - 30 hertz) olduğu ölçümlenmiş. Gündelik/dışa
dönük aktivite sürecinde beyin genellikle bu modda ve hızla bir düşünceden
diğerine atlayan bir hareketlilik içinde… Beta frekanslarının üst sınırında
düalite en yoğun biçimde hissediliyor… Kişi keskinleşen ayrılık illüzyonuna
parallel olarak nörotik, uyumsuz davranışlar sergilemeye başlıyor.
Beyin,
iki yarısı senkronize olmaya başladığında ise alfa moduna (7-14 hertz)
geçiyor. Beyin dalgaları yavaşlamakla kalmıyor, aynı zamanda dalganın
niteliği de değişiyor. Bu durum uyku öncesi hale benzeşse de, eğer kişi
farkındalığını korursa sezgisel duyarlılığı artıyor.
Teta
dalgaları (4-7 hertz) derin uyku eşiğinde saptanmış. Kontrollü olarak
ise derin medital hallerde, beyinde teta dalgalarının “hücum”u ile
farklı gerçeklik alanlarına geçildiği belirlenmiş.
Delta
modu (0-3 hertz) ise normal olarak derin, rüyasız bir uyku hali. Ama bu mod
farkındalık içinde yaşanırsa, düalitenin tamamiyle aşıldığı, BİRliğin
idrak edildiği bir HALe giriyor kişi… Bu hal içinde beynin iki lobundan
yayılan dalgaların aynı fazda, uyumlu, tek bir dalga haline dönüştüğü
gözlemlenmiş; başka bir ifadeyle, beynin iki yarısını bilinçli bir
birliktelik ve tam bir uyum içinde çalışmaya başlıyor. Ayrıca beynin bu
aşamada haz duygusu yaratan endorfin denilen kimyasal maddeyi yoğun ölçüde
salgıladığı bulunmuş. Muhteşem bir huzur ve HERŞEYle BİR olma hali…
Ancak
delta dalgalarının huzurlu alemine doğru yolculuk zorlu aşamalardan geçer.
Kişi alfa ve teta modlarına doğru ilerledikçe bilinçaltının gizil alanına
düşer yolu… Burada kişisel deneyimini kodlayan yapının projeksiyonu ile
karşılaşır. Bu “yüzleşme” oldukça sarsıcı olabilir! Aslında uyku
halinde de olan budur -- REM aşamasında kişi alfa ve teta boyutunda bilinçaltı
verilerini taramakta ve değerlendirmektedir. Ama uyandığında, hatırlasa
bile, “rüya” deyip geçtiği için dünya deneyimine fazlaca katkısı
olmaz bu aktivitenin…
Delta
aşamasında kişi “insan” olmanın anlamına dair asal “şifre
program”ların deposu diyebileceğimiz “bütünsel bilinçaltı”na açılır.
Bu HALde neden uzun sure kalınamadığının bilgisi de ancak bu HALde anlaşılır!…
Kadim
zamanlardan beri sayısız yol ve yöntem sunulmuş insana… Hepsi kişinin
ÖZsel koduna uygunluğu derecesinde ruhsal açılıma hizmet etmiş. Belli
tekniklerle bu süreci yapay olarak hızlandırmak mümkün şüphesiz --
bilhassa nefese odaklı rutinlerin faydası yadsınamaz. Ama kişi tekamülünde
gerekli olgunluğa ulaşmadan farklı gerçeklik alanlarına açılırsa, pek
çok olumsuz tezahürün de beraberinde yaşanabileceği unutulmamalı.
Bir
tohum hazır olduğunda hiç bir müdahaleye gerek olmadan kabuğunu kırar,
özü fışkırır içinden… Muhteşem bir zamanlama ile ve en “doğru”
biçimde… Önemli olan “hazırlanma” sürecinin bilincinde olmak ve şüphesiz
bir inançla OLANa teslim olmak…
Ve
zaman… Zaman, üzerinde konuşulması en zor soyut kavramlardan biri... İlk
akla gelen niteliğiyle, yani sosyal yaşamı düzenlemek adına saptanan bir
ölçek olarak değerlendirildiğinde fazlaca bir sorun yok. Zaman ölçümü, aslında, doğada
herhangi bir şekilde kendini düzgün olarak tekrarlayan bir hareket saptayıp,
bu hareketin salınımlarını saymaktan ibaret... Bu ister kum veya suyun bir
aralıktan akışı olsun, ister ay veya güneşin hareketi, temelde aynı
prensibi içeriyor. Doğadaki düzen, başarılı bir zamanlama için
sayısız “araç” sunmakta -- bir bakıma doğa, doğal saatlerle doludur
diyebiliriz. Tarih boyunca hemen
her toplumda sosyal aktivitelerin senkronize edilmesi adına ortak
bir referans belirlendiği ve bir anlamda “zaman”ın sabitlendiği
biliniyor.
Zaman
kavramı Einstein ile tam bir devrim geçiriyor. Bireysel boyutta algılanan
“zamanın göreceliği” Einstein’ın dehası ile artık bilimsellikte de
yerini buluyor. Evet, zaman, o döneme kadar varsayıldığı gibi
“mutlak” bir değer değil, gözlenen noktaya bağlı olarak değişim gösteren,
hatta hareket ve/ya çekim gücüne bağlı olarak eğilip bükülen bükülebilen,
“elastik” bir kemiyet...
Zamanın
algılanışı bağıl hızlara bağlı... Yani hız arttıkça zaman kısalıyor...
Literatür buna dair çeşitlemelerle dolu... Çok bilinen “ikizler
etkisi” bunlardan sadece biri... İkizlerden biri dünyada kalırken, diğeri
ışık hızına yakın bir hızla uzay yolcuğuna çıkar. Roket geri döndüğünde
yeryüzünde kalan ikiz 10, seyahat eden ise 1 yıl yaşlanmıştır. Bunun
nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır. O hızda
kalp atışları da saatin tiktakları gibi yavaşlar, organizma daha geç yaşlanmaktadır.
Işık hızında ise zaman durur.
Tüm
bunlar bir yana, ZAMAN ne demek...? Bireysel olarak zamanı algılayışımız
nasıl?
Salt
sezgisel bir ifadeyle “zaman, değişimin algılanışıdır” diyeceğim.
“Ben” dediğim bir alan var, sayısız titreşim formunun yarattığı bütünsel
bir alan… Tek tek odaklandığımda, beyin, kalp dalgalarımdan hücrelere,
atom ve hatta atom-altı boyutlara kadar farklı frekanslarda dalgalar
birbirine geçişerek “an” içinde değişen bir alan yaratıyor. Bu alanın,
değişmekte olan başka bir alanla, göreceli hız/titreşim farkı sayesinde
değişimi algılıyorum. Bu da edinilmiş bir güdüyle “zaman” denen
soyutlamaya yol açıyor.
Hız/titreşim
farkı yüksek ise “zaman kısaldı” duygusuna kapılıyoruz. Bence tekamülde
özlenen hal, bu farkın gitgide azalması. Değişime uyumlu bir titreşim
alanı içinde olursak (ki bilinen uç değer ışık hızı!), ZAMAN duracaktır
bizim için… Başka bir deyişle, ZAMAN aşılacak, AN yaşanacaktır…
İlginçtir,
“AN en kısa zaman birimidir” diye tanımlanır. Oysa AN sonsuz olandır,
ZAMAN ise zihnin olayları sıralayabilmek, sınıflayabilmek adına yarattığı
sanal bir ölçek. Bir bakıma ZAMAN, ANın parsellenme çabasıdır… Gerçek
varoluş hali, ANın sonsuzluğuna dalıştır, DÜNün kalıntılarından,
YARINın beklentilerinden uzakta…