Yine
uzun bir mail olacak... Dilim döndüğünce ağır mı ağır sorularına
cevap vermeye çalıştım... :-)
"Paradoksların mantık bariyerini aşarsa, bilinç sıçramalarına
hizmet edebileceği yönündeki görüşünüze dair... Bu nasıl olabilir, örnekle
açar mısınız?"
Bilinen
en eski paradokslardan biri bir Girit’linin ağzından dökülen “Bütün
Giritliler yalancıdır” tümcesidir... Düz mantıkla değerlendirildiğinde,
bu savın doğru olması söyleyenin yalancı olmasını, dolayısıyla söylediğinin
de yalan olmasını gerektiriyor; yanlış olması ise Girit’lilerin doğruyu
söylediğini, ifadenin doğru olduğunu... Bir çelişki çemberi oluşur ve
bu böylece sürer gider...
Çok
yaygın dile getirilen başka bir paradoks ise “Bu cümle yanlıştır.”
Bu cümlenin doğru olması, yanlış olmasını gerektirir!
Bu
ve buna benzer paradokslar, değişmez bir doğru-yanlış ekseninde ve keskin
bir düalite içinde hüküm süren mantığın, en hafif bir ifadeyle, sınırlılığını
gösterir.
Zen’de
koanlar benzer bir işlev görür. Koan hiçbir mantıklı cevabın olmadığı
bir sorudur. “Bir elle alkışlamanın sesi nedir?” en iyi bilinen
koanlardan... Burada aslolan yanıta değil, koana odaklanmaktır. Zihin bir
dolu yanıt üretebilir, ama hiçbiri tek ve gerçek olan değildir. Koanın
amaçlarından biri sizi, mantıklı zihnin daha fazla gidemeyeceği bir
noktaya getirmektir. Zihin BİRlik bilincinin önünde duran temel engeldir,
ki bir an için bile olsa devreden çıkarsa karşıtlıkların birbirine
eridiği bir hal deneyimlenir. İşte bu farkındalık anında, koanın
kendini çözdüğü
söylenir.
“Beyin,
iki yarısı senkronize olmaya başladığında ise alfa moduna (7 – 14
hertz) geçiyor.” Beyin nasıl senkronize olur..bunu sağlayıcı metodlar
nelerdir…? İfade ettiğiniz gibi bilim bu konularda bir takım tespitler
yaptığına göre muhakkak önerileri de vardır. "
Beynin
iki yarısını senkronize etmek adına ışık, ses dalgalarını ve hatta
belli frekanslarda fiziksel titreşim uyarılarını kullanan aletlerin
mevcudiyetinden bahsediliyor. İddia edildiğine göre bu aletlerle beynin
daha fazla alfa, beta ve teta dalgaları üretmesi sağlanıyor. Doğaldır ki
bunlar sadece duyduklarım, böyle bir aleti deneme şansımın/ şansımızın
olacağına pek ihtimal vermiyorum!
Ama
yine aynı amaca yönelik sayısız meditasyon tekniğinin olduğu da bir gerçek.
Bir mantranın tekrarlanmasını esas alan Transandantal Meditasyon’dan,
farklı yoga tekniklerine, hatta okült ritüellere kadar sayısız disiplin söz
konusu…
Basit
ama çok kullanılan bir yöntem, belli bir ritimde münavebeli olarak sol ve
sağ burun deliklerinden derin diyafram nefesleri alıp vermekten ibaret.
Beynin sol lobu bedenin sağ tarafıyla, sağ lobu ise sol tarafıyla bağlantılı.
Bu nedenle sol burun deliğinden alınan nefes sağ lobu, diğeri ise sol lobu
etkileyerek iki lop bir denge kurulmasına yardım ediyor.
“Farklı
gerçeklik alanları: farklı ve sınırsız her an değişen boyutlar… Varlıklar
alemi mi kast ettiğiniz…? Ya da farklı bilinç halleri ile hayata bakış
hissediş de olan değişmeler mi...?”
Kişi
kendiyle tanışmaktadır… Bilinçaltında yer etmiş olan nice korku, kaygı,
kuşku mevcut realitesine projekte edilir. Dolandığı boyutlar, kendi iç
aleminin boyutlarıdır, ama o ölçüde de yabancıdır kendine. Bir dost şöyle demişti: “Yıllarca kapalı kalan bir
musluk açıldığında, önce paslı su akar…” Ruhsal açılımda da ilk
önce böylesi “paslı” yanlarımızın dışa vurması beklenmeli…
“Zaman
konusunda ikizler örneğinde anlayamadığım yönü: biri dünya şartlarında
diğeri ışık hızına yakın hareket etmede.. Süre aynı, diyelim 1 yıl dünyada
yaşama ile 1 ışık yılı mesafeye gitmede geçen süre aynı, ancak kendi
öz yaşamında zaman farklı… Sonuç olarak 1 dünya yılı ya da 1 ışık
yılı sonunda biyolojik yapı aynı derecede (biyolojik saat aynı değil mi
1 güneş yılı...1 ışık yılı süre aynı..hız farklı...başka..?) yaşlanmaz
mı?”
Açık
yüreklilikle söylemeliyim ki, HİÇ BİR konuda fazlaca bilgili değilim. Görelilik
teorisiyle ilgili yıllar önce okuduğum kitaplardan zihnimde kalan da fazla
değil… Yine de bu sınırlılık içinde bir açıklama getirmeye çalışayım…
Bu
teoriye temel teşkil eden Lorenz dönüşüm formüllerine göre bir saatin
tik-takları arasındaki süre
(burada c: ışık hızı) olarak ifade edilir.
Buna göre v hızı arttıkça, t süresi artar, yani zaman yavaşlar. v hızı
c ışık hızına yaklaştığında ise, bu süre sonsuzlanır, zaman durma
noktasına gelir. Yine bu teoriye göre ışık hızında cismin kütlesi
sonsuza yaklaşır. Bu nedenle “c” aşılması imkansız bir hız limiti
olarak kabul edilmiştir.
Evet,
roketteki ikiz için zaman reel anlamda kısalmıştır, biyolojik bedeni de
bu “yeni” zaman içinde ve dünyadaki ikizinden daha az yaşlanır.
“Zamanın
farkında olmak ve farklılığı hissetme hali neye göre…? Yine bir şeyler
referans alınarak bu farkındalığı yaşamadayız... Işık hızında oluşla
düşünme ile birlikte olunca neyi referans alacağız, farkına varış neye
göre olacak teoride zaman duruyor, geniş ve tek AN kalıyor…? Teoride,
pratikte nasıl olur...?”
Zaten
ANda olmak hiç bir referansın kalmadığı hal bence. Referans farklılık içinde
mevcut bir odak… Oysa AN içinde alt-üst, sağ-sol, önce-sonra olmadan,
zaman/mekan olgusunun yokolduğu SAF varoluş deneyimlenmede… Teorisini
bilmem, ama pratikte varolan herşeye AŞIK olma hali olmalı…
“Bir
örnek vereyim: 45 saniye kadar süren depremi yaşarken süre bitmedi...
Tarifsiz derecede uzun geldi... Şoku da bir kaç gün devam etti. Nette tanışıp
sonra görüşdüğüm bir arkadaşla ilk defa karşılaşmama rağmen başlayan
sohbet bittiğinde 4 saat geçtiğinin farkında değildim... Yine bir mistik
kaynakta geçer... Kısa bir kesitte.bir yerde kendini gören kişi evleniyor
çoluk çocuk sahibi oluyor, farkına vardığında bir elin hareketi kadar
zaman geçtiğini fark ediyor… Bu olayda ve benzerlerinde kişi bilinç
olarak parelel evrenler dediğimiz boyutlara seyahat mı ediyor...?”
Sevgi
frekansı yükseltiyor, zaman kısalıyor, korku ise tam zıddı bir tesir
yaratıyor. Yaşadıklarımızda zamanı kısa veya uzun algılamamızın tek
nedeni, farklı olaylarda hissettiklerimizin farklı titreşim alanları oluşturması…
“Zamanda
seyahat nasıl olur..?”
Çok
basit bir örnek vereyim: Dağlık bir arazide dar ve virajlı bir yolda
seyahat ediyorsun. Bir viraj
sonrasını bulunduğun noktadan görmene imkan yok. Ama bir arkadaşın
helikopterle hemen ileride bir kaza olduğunu görüyor… O hızla devam
edersen köşeyi döner dönmez kaza yapan arabalara çarpıp büyük bir olasılıkla
öleceksin. Arkadaşın sana cep telefonuyla anında haber veriyor, sen de
yavaşlıyor veya duruyorsun. Bir anlamda geleceğe ilişkin bilgi almış
oluyorsun veya soyut anlamıyla, geleceğe dokunup dönmüş gibisin…
Bu
sefer de ben bir soru sorayım: Bilinçte bunu sağlayan hal nedir sence?
“1.,
2., 3., 4., 5. boyut nedir? Bunların birbiri ile ilgilerini misallerle
açmanızı isterim.”
Açıkcası
fazlaca bir fikrim yok. Okuduğum kitapların hemen hepsi farklı isimlerle
farklı tanımlamalara yöneliyordu. Ama temelde (isimleri farklılık gösterse
de) yedi ana boyuttan bahsedilir:
(1)
Kozmik: Sınırlı zihnin ulaşamıyacağı BİRlik boyutu.
(2)
Semavi: Herşeyin birbiriyle ilişkişinin farkındalığına varılan
boyut.
(3)
Ruhsal: Kişiliğin eridiği,
ruhsallığın farkedildiği boyut.
(4)
Kozal: Sevgi ve barış halinin yaşandığı boyut.
(5)
Mental: Fikirlerin, düşüncelerin projekte edildiği boyut.
(6)
Astral: İsteklerin, ümitlerin, rüyaların gerçekleştiği duygu
boyutu.
(7)
Fizik: Gündelik boyut.
Sayfama
ilişkin şevk ve yön verici yorumların için teşekkür ederim.
Sitenin
büyük bölümünün İngilizce olmasının nedeni şu: Bir kaç yıl önce
üniversite hepimizin belli bir formatta ve dili İngilizce olacak şekilde
web sayfaları hazırlamamızı istedi. Bu yüzden İngilizce başladı olay
ve öyle gelişti. Dediğine katılıyorum, ama şu anda 300’den fazla sayfa
var ve mevcut yazıları Türkçe’ye çevirebilmek için çok çok uzun bir
zaman gerekiyor. Ne yazık ki, günlük yaşantının sorumlulukları içinde
böylesi bir zaman dilimini kendime ayırmam mümkün değil. Ancak bundan
sonra sayfaya eklediklerimin çoğunlukla Türkçe olmasına özen göstereceğim.