“Aynı
boyut içinde ve aynı zaman/mekan şartları içinde görme, duyma
kapasitesi fazla ve gelişmiş olan, diğerine GÖRE farklı bilgilere sahip
olacak ve onun hayata bakışı, olayları değerlendirmesi de farklı
olacaktır. Verdiğiniz örnekteki gibi bilim bazı olayları önceden çeşitli
yollarla tahmin etmede, ya da olayların gelişme mantığından hareketle
KANUNLAR tesbit etmede, böylelikle içinde yaşadığımız sistemi kısmi
de olsa çözerek, olmadan olacakları görebilmekte. Daha geniş alanı görenin
diğerlerine tesbitlerini ulaştırması, bilimsel yollardan hareketle doğal
olayların kanunlarını tesbit ederek uyarmaları, ya da telepati ile aynı
zaman mekan içindekilerin iletişime geçmeleri gibi yollarla kendi zamanımız
içinde bir nevi yolculuk yapılmada.
AN
içinde bunlar olurken, bazıları tarafından izah edilemeyen yollarla geçmişten
haber verme olayı var… Araştırmacılar geçmişte yaşamış insanların
yaydıkları beyin dalgalarını sesli görüntülü olarak deşifre çalışmaları
bilimsel anlamda yapılmakta... AN içindeki tesbitlerin bir anlam ifade
etmesi için duyanların İNANMALARI gerekir... Bilime inanmak, haberi
verene inanmak… İnanılmayan bilgi, bilim, o kişiler için bir şey
ifade etmeyeceği için sonuç vermeyecektir.
İçinde
bulunduğumuz titreşim alanından hareketle farklı alanlara gidilebilir
mi…? İletişime geçilebilir mi...? Bize göre alt ya da üst boyutta
neler var…? Bizle ilgisi ne...?"
Selam...
Alt/üst...
her boyutta aslında sadece biz varız.
Kişi
neye inanıyorsa onu projekte ediyor. Her boyutta yaşadığı sadece kendi
düşünce/ duygu kalıplarının yarattığı bir realite... Atheist olan,
bu inancını sorgulamadığı sürece, bunu besleyen deneyimleri kendine çekiyor
- gitgide daha ve daha çok inanıyor, inançsızlığına. İnanan ise,
inancını güçlendiren olayların içinde buluyor kendini. Kişi inancının
tezahürünü mutlaka yaşıyor ve her yaşanan bir “ispat” niteliğinde
mevcut inanç kalıbını destekliyor... İşte
bu yüzdendir ki, herkes kendi inandığının TEK doğru olduğuna
emin... Ve haklı, çünkü onun bulunduğu noktada gerçekten de TEK doğru
onun inandığı...
Kişi
enerjisini neye yöneltirse, o besleniyor, büyüyor ve tezahür ediyor... Bu
konulara belli bir bilinçle yöneldiğim ilk günlerde, ben de yoğun bir
şekilde normal-ötesi denen türden deneyimler yaşamayı istedim. Bir
kitapta telekineziyi okuduktan sonra günlerce objelere odaklanıp bakışlarımla
hareket ettirmeye çalıştım! Astral seyahat konusunu okuyunca, denemediğim
yöntem kalmadı!! :-) Çeşit çeşit meditasyon teknikleriyle tanıştım...
Evet, farklı algılarım oldu... İnancımın öznel ispatlarını yaşadım...
Ama amaç bu mu olmalı...?
Bu
tür deneyimlerin çekimini yadsımıyorum… Bir çeşit ruhsal erk özlemi…
Ama tüm bunlar, bir
konferansa katılması gereken birinin, konferans salonuna giden koridorun
iki yanına dizilmiş alışveriş veya kültür merkezlerine girip çıkmasına
benziyor. Kişi uğradığı her yerde gelişimi adına ilginç, faydalı
bir şeyler bulabilir, faklı edinimlerle “yük”ünü arttırır. Ama
“mutlaka” gitmesi gereken yer koridorun sonundaki salon ise, zaman
kaybetmeden oraya yönelmesi daha doğru bir seçim bence. Ben “hakikat”
yolcusunun “marifet”le, hatta “keramet” le fazla oyalanmaması
gerektiğini düşünüyorum. Gönülden inanıyorum ki,
“hakikat”e eren kişi her marifete/ keramete muktedirdir, ama
onlarla ilgilenmez artık. Onların yolcuyu şevke getirmek adına açığa
çıkan yetiler, bir anlamda “ruhsal oyuncaklar” olduğunun
bilincindedir çünkü…
“Mucize”ye
duyulan özlem, ruhsallığın temel tuzaklarından biri bence. Otuz yıla
yakın süredir ruhsallık alanında çalışmalar yapan bir dost
Bilkent’te konferans veriyordu. “Bilgi”yi en doğal, ama aynı zamanda
en çarpıcı haliyle anlatıyordu gençlere... Ama bu yeter mi!?? Onlar
mucize görmek istiyorlardı!! O dost ki, babam beyin kanaması geçirip
solunum aletine bağlandığında, biz günler ve gecelerce başucunda
beklerken, babamla ruhsal boyutta temasa geçmiş ve onun ne zaman göçeceğini
günü gününe söylemişti bize... Bazı ruhsal yetileri olduğunu pek çok
kişi biliyordu, ama bunları gösteri malzemesi olarak değerlendirmek ona
göre değildi...
Ama
“tamam” dedi dost ve bir öğrencinin kürsüye gelmesini istedi. Herkes
heyecanla ne yapacağını beklerken, o öğrenciyi yanaklarından öptü...
“İşte en büyük mucize bu,” dedi, “SEVGİ...” Bunu değerlendirecek
bilinç seviyesinde kaç kişi vardı orada bilmiyorum, ama söylediği
benim için gerçeğin ta kendisiydi...
Herşey
inancın gücüne bağlı – evet, YETERİNCE İNANDIĞIN HERŞEY TEZAHÜR
EDER, SENİN İÇİN GERÇEK, YANİ, SENİN GERÇEĞİN OLUR...
“Sevginin
gücüne en katı kalpli bile inanır ama yapamaz… Niye…? İnananlar
dahi bunu sürekli yapamaz... Bazı kişisel eksiklikler desek de, içinde
bulunduğumuz şartların, izah edemediğimiz iç duyuşların bunda etkisi
büyük... “
SEVGİ
tek ve gerçek mucize... Bunu hissediyoruz, biliyoruz aslında, ama bunu yaşam
biçimi haline getirmede çok isteksiziz... Ama bu mümkün ve kolay...
Olumsuz duygular içinde devinmekten bin kere daha kolay!... Ayrılıktan doğan
acıları sonlayacak sevgi halini kişisel yaşamımızda kuşanmamız için
gerekli olan sadece ama sadece “şüphesiz bir inanç” ve “saf ve sarsılmaz
bir niyet”... yani,
“yeterince” istemek ve inanmak...
“Güzel
duygular nasıl sürekli hale gelir...? Tüm zamanlarda, mekanlarda geçerli
olan, olacak EVRENSEL değerler nelerdir…? Sistemle nasıl bütünleşebiliriz…?
Sisteme ters düşmek ne…?”
Tüm
zamanlarda, mekanlarda geçerli olan/olacak olan asal EVRENSEL değer bence
YARADILIŞ MUCİZESİNE DUYULAN AŞK… Tavırlar, farklı realitelerin göreceliği
içinde doğru-yanlış kılıcıyla onurlandırılsa veya biçilse de, bu aşkla
yaşayan BÜTÜNle uyumludur… Benim düşünceme göre, sisteme ters düşmek,
ikiliği besleyen tavırlanmanın bir ürünü, amacımız ne olursa
olsun… Şu doğru, şu yanlış sınıflaması düalitenin yöntemi ve ne
yazık ki, tüm çatışmaların, acıların kökeninde bu yatıyor. Bu değerlendirmeyi
yapmak en büyük şirktir bence… “Ben kim oluyorum ki, başka bir
realiteyi yargılayabiliyorum…?!” Güzelliği
doğuracak olan, ince ince doğru-yanlış kavramını dokuyarak düaliteye
hizmet etmek yerine, bu “yargısızlık” halini edinmek ve sürekli kılmak
olmalı…
Yaradan’ın
yarattığı çeşitliliği ben nasıl olur da iyi veya kötü diye sınıflayabilirim…???
Tek yapabileceğim kendi realitemde inandığım güzelliği korumak ve yansıtmak
olabilir. Sistemle bütünleşmek ise HER NE OLURSA OLSUN, OLAN’IN GÜZELLİĞİNE
İNANMAK VE OLAN’LA PARALEL OLARAK KENDİ GÜZELLİK ANLAYIŞINI GELİŞTİRMEYE
ÇALIŞMAK olmalı… Örneğin, INTERNET olayı… Hatası, sevabı üzerinde
günlerce, yıllarca konuşabilirim… Ama bu neyi değiştirir?! İnternet
VAR ve BÜYÜYOR, tıpkı canlı bir organizma gibi. Ben sadece bunu kabul
edip, olaya uyumlanabilirim. Ama İNTERNET’in sınırsız ve çeşitli
farklılıktaki tesir alanına bilinçsizce dahil olmak yerine, kendi tesir
alanımın farkında olarak, “değişmeden” demiyeceğim, ama kendi güzellik
anlayışımı koruyarak…
Ve
benim için “güzellik” en sıradanda “olağanüstü”yü görmek,
toprakta büyüyen, suda devinen, rüzgarda esen, havada nefeslenen mucizeyi
hissetmek... Gündüzde görülmeyeni, gecede örtülmeyeni... bildiğimi
bilmediğimi... herşeyi sevmek...