Selam...
Senin bir
yorumunla başlayalım söze...
"Bizler çokluk aleminde kozalarımızda yaşıyoruz... Bilincimizi
TEKin bakışına odaklamakla birlikte her varlığın, alemin, ki her varlık
bir alemdir, kendine mahsus kanunları var… Bunları bilmeden, sistemi
'okumadan', her varlığın boyutunun hakkını vermeden davranırsak, her ne
kadar ÖZde bir olursak olalım, yapılanların sonuçlarını görmedeyiz...
Varlıklar birbirlerini etkilemede her dem... Her an değişim olmada, dönüşüm
yaşanmada... Misal: ateş de Ondan, kağıt da... Ama ateş kağıdın yapısını
bozar, değiştirir. Yılan ile kurbağanın bir aradalığını düşünemeyiz,
bu EŞYANIN TABİATINA AYKIRIDIR...
Bu
boyutta bireysellik, çokluk olduğuna göre, ki öyle, boyutu OKUyabildiğimiz
kadar huzurlu olacağız...
Toplumsal
farklılıkları gözardı ederek davranamam… Davranan bunun sonuçlarını
yaşamak zorunda kalır. Elbette sevmeye hoş görmeye devam, onu ÖZe yöneltmeye
gayret edilir ama, akrep kimlikliden de dostluk beklemek saflık olur... Kısaca,
akrebe hak ettiği gibi, insana hak ettiği gibi davranmak, yaklaşmak işin
hakkını vermek olur..."
Anlattığın
biçimiyle realitenin şüphesiz farkındayım. Ancak,“farklılık”,
“ayrılık” nosyonlarını empoze eden, besleyip büyüten düşünsel
kurgunun yarattığı manzara ortada! İlginçtir ki, kimse bu manzaradan hoşnut
değil, ama “insan bu kadardır, değişmez” kompartımanına sığınmış,
ürkekçe yaşamakta… Oysa değişmez dediğimiz sürece sabitleriz belli
nitelikleri.
Ben
birebir yaşıyorum değişimleri, sevginin yarattığı FARKı görüyorum
her etkileşimimde… Hiçbir şeyden emin olmasam da, şundan eminim,
sevginin alanında hiç bir kötülük barınamıyor!… Yüksek titreşimli
bir elektromanyetik alan nasıl düşük titreşimler için geçilmezdir,
sevgi hali de öylesi görünmez bir koruma alanıyla çepeçevreliyor kişiyi…
Bu gerçek, bu mümkün, bu akılca, gönülce geçerli tek çözüm, ama,
ZOR, hatta İMKANSIZ deyip bir kenara bırakıyoruz bu olabilirliği…
Ben
inançtan öte, biliyorum bu mucizeyi ve buna göre yaşıyorum. Korunduğumu
hissediyorum ve sevgiyle gelen sınırsız güzelliği deneyimliyorum, gün be
gün, daha ve daha çok…
Bilgelik,
kime neyi, ne zaman, ne derinlikte söylemek gerektiğini bilmek, karşısındakinin
realitesine göre davranmak, kısacası koşullara uyumlanmaktır, bunu kabul
ediyorum -- ama her durumda özdeki ışığı hissederek ve yayarak… Ve
KORKMADAN…
Burada
bilinçli bir korkusuzluk halinden söz ediyorum. Korkuyu bilmeden doğduk,
ilk nefesle beraber korku yüklemeye başladık bu boyutta… Ve korku yükü
arttıkça, sevgi kanalları tıkanmaya başladı. Korku tıpkı elektrik
kablosundaki paslanma gibidir, kaynakla bağlantıyı azaltır, hatta bir
noktada tamamen keser akımı. Şu anda yaşanan sadece bu… Birlik, güzellik
adına bir değişimi gerçekten istiyorsak, bilinçli bir şekilde korku pasını
temizleme zamanı…
“Misal: ateş de Ondan, kağıt da... Ama ateş kağıdın yapısını
bozar, değiştirir.”
Ama gerekirse ateş de değişebilir, kağıt da… Birarada, birbirlerini yok
etmeye çalışmadan varolabilecekleri bir gerçeklik de var, inanıyorum… :-)
“Basit bir misalle, 'ayağına basıldığında tepkin kadarsın' diyordu
bir arkadaş... İşte o zamanlar için iç gücü hazırlamak, etkilenmemek,
gülüp geçebilmek... Güç nasıl kazanılır…?”
Bense ayağıma basandan özür dilediğimi bilirim,
'kusura bakmayın,
yolunuza çıktım'
misali!…:-) Bu da ibrenin diğer
yönde aşırı derecede saptığı duruma bir örnek olsa gerek!...
Ego,
bu platformda kişisel bütünlüğün korunması adına elzem bir mekanizma.
Bu yüzden hedef, egonun tamamen yokedilmesi değil, hem mikro hem de makro
bazda ego-vicdan dengesinin kurulması olmalı… “%51 zararsızlık”
diye bir kavram vardır -- işte dengeyi %1 kadar da olsa vicdan yönüne kaydırabilmek
yetecek, güzellikleri yeşertmek ve çoğaltmak adına… Her tepkimeyi başlatan
kritik bir değer vardır… Hiçbir şey olmuyor gibi görünürken, bir anda
o değere ulaşılır ve beklenen değişim birden ve kaçınılmaz olarak gerçekleşir.
Bir an gelir ki, herhangi bir yerde, herhangi birimizin sıradan denebilecek
“güzel” bir davranışı, bir zincir reaksiyon yaratmaya yeterli kritik eşiğin
aşılmasına neden olabilir. İşte bu yüzden vazgeçmemeliyiz “iyi”,
“güzel” bildiğimizden, işte bu yüzden “umut” var insanlık dediğimiz
kitlesel bilinç için…
"Güç nasıl
kazanılır…?”
Bizler farklı kapasitelerde aküler gibiyiz… Belli bir devinim sağlanırsa
doğal olarak şarjımız yenilenir. Durağan halde ve(ya) hatalı kullanımda
ise akü eninde sonunda boşalacaktır. Bu nedenle mevcut enerji mutlaka
gerektiği alanda, gerektiği biçimde işlevselleşmelidir. Bu sağlanamadığında
ve enerji seviyesi belli bir değerin altına düştüğünde ise yeniden şarj
olmak gerekir.
Akü
nasıl ana elektrik kaynağından yüklenirse, biz de evrenle, BÜTÜNle bağlantımızı
sağlayarak “dolarız”… Buna hizmet eden her eylem bir “ibadet”tir
aslında… İster dinsel normlarda olsun, ister yürümek, okumak, sohbet
veya suskunluk şeklinde, sevgi titreşimlerini yükselten herhangi bir
aktivite bağlantımızı güçlendirmeye aracı olabilir… Kişi kendine
uygun yolu bulmalı, daha doğrusu bulmak adına içine dönmelidir…
Ben
içsel/ruhsal yolculuğu düz duvara tırmanmaya benzetiyorum - durakladığın
anda geri kayarsın ve yeniden aynı noktaya tırmanmak daha da fazla efor
gerektirir, çünkü işin içine bir de yılgınlık, umutsuzluk faktörü
girmiştir. Bu yüzden bu yolda farkındalığın bilinçli ve sürekli olmasını
gerek… İçsel gücümüze korumaya da en az bedenimize gösterdiğimiz
kadar özen gösterebilsek, öyle kolaylaşır ki bu süreç…
En
ideal hal, kaynakla sürekli bağlantı içinde olmak şüphesiz, ancak biz
enerjimiz azaldığında kaynağa yönelmek yerine, çoğunlukla birbirimizin
şarjını kullanmayı, bir bakıma “çalmayı” seçeriz! Tartışan,
sorgulayan, kendini acındıran veya herhangi bir talepte ısrar eden kişi,
kendisi bilincinde olmasa bile, karşısındakinin enerjisine göz dikmiştir.
Böylesi bir etkileşim sürecinde başlangıcta kendini iyi hisseden muhatap,
birden enerjisinin çekildiği, tükendiği duygusuna kapılacaktır. Bunlar
hep yaşadığımız şeyler değil mi…?
Eğer
kişi durmadan böylesi bir enerji alışverişinin “kaybeden” tarafı
olmak istemiyorsa, bir tür süptil kalkan oluşturmayı seçebilir. Ama bu
durumda aradaki enerji alışverişi de kesilmiş olur ve bir “fayda” olasılığı
kalmaz. Oysa gerçek anlamda “hizmet”, sonsuz ve sınırsız enerjiyi
kaynaktan alıp devindirmekle mümkündür… Böylesi bir bilinç seviyesinde
kişi, kendi seviyesinde fazlaca bir değişiklik olmadan nice dostun enerji
seviyesinin yükselmesine aracı olabilir.
“Başlangıçta son var... Döllenen bir hücrenin
nihai hedefi, planı kendinde… Her işte böyle… Son’un öğretisi...
nedir...?”
İlk olarak değişken sayısının sınırlı olduğu bir süreci düşünelim,
ki bilimsel çalışmaların şablonu genellikle böyledir. Bir teoriyi ilk
defa deneyen için sonuç kesin değildir, deney sonucunda ulaşılan nokta,
başlangıç koşullarına ilişkin net veriler sunar. Gerekli ayarlamalarla süreç
saptandığında, artık başlangıç anında sonuç bellidir.
Oysa
yaşanan gerçeklikte sayısız parametre vardır her an değişmede olan…
Varlık için her seçim sonsuz ve boyutsuz olasılıklar kümesi içinde gerçekleşir.
Seçimle birlikte 'sonsuz eksi bir' olasılık söner, seçilmiş olan ise
'gerçek' olur. Yani o anda belirsizlik yok olur… Her seçim anlık bir yol
gibidir, hedefi belli olan. Oluş halindeki varlık, seçim anında sonucu da
bilir, çünkü an içinde 'ilk ve son', 'soru ve yanıt' içiçedir.
Ama
henüz zihinde yaşayanlar için yaşam bir deneme-yanılma sürecidir yalnızca…
Onlar için “sonuç”, analitik bir silsile ile ulaşılan bir
“tahmin”den öte geçemez, yani seçim anında sadece olasılıklar söz
konusudur. Ama sonuç anında yaşananın bilgisi de ortaya serilir, tabi ki
okumak isteyene…
“Gel-gitlere uyumlanmak...
Nasıl olacak...?”
Gel-gitlere uyumlanmak, içimizde gelip-gitmeyen bir hali kurmak ve korumakla
mümkün… Gerekli olan, içsel bir seçim, net ve kesin – “ben her koşulda
şu halde olmak istiyorum” demek ve enerjiyi bu seçime odaklamak, yine ve
yine… Hep dile getirdiğimiz gibi, “niyeti taze tutmak…” En önemlisi
de coşkuyla savunduğumuz savdan, yani bunun mümkün olmadığı savından
vazgeçmek ve en azından denemeye istekli olmak…
“Çoğu zaman içimizde çatışma yaşarız, aklımız
bir şey der, duygularımız başka… Genelde duygular ağır basar... Zarar
görürüz, ama olsun o an duyguların tatmini daha güzeldir...
Egoyu
besleyen sahiplenmeler, yüceltilmeler… Kiminde mütevazilik altında korkunç
kibirlenmeler... Ya da birini aşırı sevmek, duyguları belli mahallere yoğunlaştırmak,
bilincin ayak bağıdır, bunlardan kurtulmalıyız… Duygular
bireyselliğe çekiyorsa bağdır, yerli yerince kullanabilmeliyiz... Kayıtlı
duygular bağlarken, sınırsız olanları açılım getirir... Benim
dediklerimi sevmek bağ olurken, her şeyi sevmek geniş açılım getirir…
Bu anlamda düşündüm...”
Aslolan akılla
gönülün evliliğidir şüphesiz, çatışması değil… Düşüncenin
birey evrenindeki tezahürüdür duygu… Ama duyguda algılanan da aklın işlevini
etkiler… Bu denli ayrılmaz bir bütünlük söz konusu iken birini veya diğerini
devre dışı bırakmaya çalışmak, sadece dengenin bozulmasına hizmet
eder…
Sanırım
duygular değil, duygusallık ayakbağı olan… Duygusallık, duyguyu kabul
etme hali değil, ya duyguya bağlanma ya da reddetme çabasıdır… Bireyin
kendi içinde ve ilişkilerinde yaşadığı çatışmanın özü bu olsa
gerek…
Ve
sevgiyle…
