Yeni güne
selam olsun…
“Güneş’le yanmadayım her an… cümlenizi
açar mısınız...? GÜNEŞ... ÖZde olan TEK... Böyle anladım, ama sizin düşünceleriniz....?”
Senin de söylediğin gibi bal hakkında herşeyi bilebilirsin… Okumuş,
yazmış, bal uzmanı olup çıkmışşındır! Ama ya balın tadı…? O tadı,
tüm bilgilerden öte, parmağını kavanoza daldırıp ağzına götürdüğün
o an, ANlarsın…
ANlamak…
ANdaki idrak hali…
Güneşi
anlamak da, Güneşle her an yanmaktır… İnanmak, bilmek ve olmak… Üç
temel aşama… Olmak, “inanç”ı depolayan yüreğin, “bilgi”yi
depolayan zihnin ötesine geçtiğin anda gerçekleşir…Yanmaya başladığında,
ne zihin, ne de yürek kalmıştır… Yanıyorsundur saf ateşte… Yunus
gibi…
“Yanlışları düzeltmek... Yanlış ne...? Her bilincin bundan anladığı
farklı olsa gerek… Düşünmek, bazı fikirleri enine boyuna irdelemek, düşünce
üretmek güzel... Ama bir de yaşadığımız realite var... Fikirlerimizin
realite ile örtüşmesi ne kadar fazla ise o ölçüde başarılı, gerçekçi
olur düşüncesindeyim..."
Ruhsal potansiyel farklı formlarda farklı halleri deneyimliyor her boyutta.
3. Boyut realitesinin katı beden formu içinde deneyimler o denli zorlayıcı...
Kişi şuur daralması içinde bu planın farkında değil, ancak belli bir
bilinç eşiğinde kendine özgün tema netleşmeye başlıyor. Kiminin teması
şefkat, kimininki zulmet üzerine... Kişi kendi ana temasıyla bağlantılı
zaaflarını aşmadıkça, kendisine planını hatırlatan daha ve daha yoğun
olgularla karşılaşıyor. Ne zaman ki gerekli farkındalığa ulaşıp, içsel
denge haline ulaşıyor, o deneyimin bilgisi ruhsal potansiyelde yerini
buluyor ve artık “acı” sona eriyor....
İşte bu yüzden, ortak bir
yaşam deneyimini paylaştığımız varlıkları haklı-haksız, doğru-yanlış
diye yargılamak yerine, herkesin kendi alanında “zaaf”larıyla çabaladığını
kabul etmek gerek... Ve evet, vıcık vıcık realite içinde de bu fikri canlı
tutarak yaşamak mümkün... Hiç olmazsa bunu hedeflemek... Niye olmasın...?
Olanı kabul etmekten öte seçeneğimiz
var mı? Evet, kabul ediyoruz ama nasıl...? Binbir isyanla, neden ve niçinlerle...
Bir de sevgiyle kabullenme
var... “HA ÖYLE Mİ...?” hali... İşte böyle bir hikaye:
Köyün en güzel kızlarından
biri hamile kalmıştır. Kızın öfkeli ailesi çocuğun babasının kim
olduğunu öğrenmekte ısrar eder. Korku ve utanç içinde kıvranan kız,
bir türlü erkeğin kimliğini açıklamak istemez. Ama baskıya daha fazla
dayanamayınca, sade ve arınmış bir kişi olarak bilinen Zen ustası
Hakuin’i işaret eder. Çılgına dönen aile Hakuin’in kapısına dayanır
ve onu suçlar. Hakuin’in yanıtı basittir: “Ha, öyle mi?”
Doğumdan
sonra aile bebeği artık halkın gözünde saygınlığını yitirmiş olan
Hakuin’e götürür ve onun bakımını üstlenmesini isterler. Hakuin’in
sadece “Ha, öyle mi?” der ve bebeği kabul eder.
Usta
aylarca büyük bir özenle bebeğe bakar… Bir gün gelir genç kız
dayanamayıp itiraf eder, çocuğun babası köyde bir delikanlıdır ve onu
korumak adına bu yalana başvurmuştur.
Aile
Hakuin’e koşar, uzun uzadıya özür diler, ustanın kendilerini bağışlamasını
ve çocuğu geri vermesini isterler. Hakuin
çocuğu onlara uzatırken, sadece “Ha, öyle mi?” der…
Bundan öte yol var mı...?
“Farklı kültür çevrelerinden gelmiş öğrencilerle iç içesiniz,
onlara bazı kuralları vermek durumundasınız... Okul kurallarını
veremezsek orada kargaşa olur, bilgi aktaramayız....
…Birileri
örnek almıyor, diğerine saldırıyor, haklarına razı değil... Böylesi
ortamda nasıl...? Kuralları çiğneyen öğrenciye nasıl...? Belki 4-5 defa
farklı yaklaşımınıza rağmen sonuç alamıyorsunuz… Karşınızdaki
almak istemiyor... Okulda psikolog bir arkadaş var, her oturmada bir kaç
saat zevkli sohbet etmedeyiz… Ama hayatın içinde öyle değil... Çok yumuşak
bakıp başkalarının yaklaşımını sert bulurken, çözümsüz kaldığı
vakalarda metodlar değişmede… Çünkü her çocuk farklı, her birinin
çözümü de farklı... Sizin örnek olmanız, sözleriniz bir şey ifade
etmiyor, çocuk bildiğini okuyor, kendini kendince ifade ediyor...
Buyurun!… Nasıl davranmalı...?”
Çok farklı bir anlayıştan söz ediyorum, farkındayım…
Ama yaşadıklarıma dayanarak bu cesareti buluyorum kendimde. Güzel olan ne
biliyor musun, sevgi bağı kurunca, kurallara gerek kalmıyor!… Kuralları
bozan olmuyor çünkü… Bir iki yeltenen olduğunda da, grup içinde kendiliğinden
engelleniyor… Bunu biliyorum, çünkü yaşadım, yaşıyorum…
Disiplinle
yönetmek öyle kolay ki… Ama disiplin, hem uygulayanı, hem de uygulananı
bilemekten öte bir sonuç yaratmıyor. Aslolan uyumun zoraki olmaması, kendi
dinamiği içinde doğalca yerini bulması… Belki kendimden örnek
vermeliyim… Ben bir öğrenci grubuyla ilk tanışmamda, derse dair kuralları,
verimli bir dönem olması adına gerekli olduğuna inandığım koşulları
son derece net anlatıyorum. Bunlardan asla şaşmadan, ama hep gülümsemeyle
ve saygıyla yaklaşıyorum onlara ve işime. Ve en önemlisi, onları çok
seviyorum… İnanılmaz güzel bir olay bizim paylaştığımız… Sevginin
mucizesini de, yıl içinde gözlerinde, sözlerinde ve yıl sonunda değerlendirme
formlarına yazdıklarında yaşıyorum, gözlerim yaşararak…
İsimlerini
yazmadıkları için çok rahat fikirlerini söyleyebildikleri yıl sonu değerlendirme
formlarında bir ömür boyu saklayacağım mesajları güç veriyor bana…
Hissetiğim sevgi gıda gibi, ama
egom değil beslenen, inan, bunu bilecek kadar iyi tanıyorum egoyu, egomu…
Beni güldürdüğü için aklımda kalan birini yazayım sadece:
“Ben hayatımda böyle iyi bir hoca görmedim.
Biraz kötü olsa iyi olur. Sonra kötü not alınca bahane bulamıyoruz…”
:)
Herkesin yolu, yöntemi kendince, bunu defalarca dile getirdik… Bu da
benimki… Yaşamımın ekseni sevgi… Asal görevim sevmek, diğer tüm
rollerim bu görevime hizmet etmede… Ve karşılık beklemediğim için
“karşılığı” doyumsuz oluyor ve hep sevgi adına…
“Çakra konusu hakkında çok
az bilgim var bu konuda vereceğiniz bilgileri beklerim.”
Aslında, web sitemde çakralar üzerine bir kaç yıl önce İngilizce olarak
hazırladığım sayfaların çevirisini yapmak istiyorum ilk fırsatta. Orada
çok daha detaylı işleniyor bu konu. Burada yazacaklarım yüzeysel kalsa da
bir fikir verir sanırım.
Kadim zamanlardan beri aydınlanmayı
hedefleyen sayısız öğreti, yöntemde farklılık gösterseler de, temelde
KUNDALİNİ enerjisinin uyarılması ve devindirilmesine yönelik çalışmalar
içeriyor. Kundalini, sembolik olarak omuriliğin dibinde üç-buçuk kez kıvrılmış
uyuyan bir yılan şeklinde gösterilir. Kundalini sözcüğü de, spiral
anlamına gelen "kundal" kelimesinden türemiştir ve uyarıldığında
bu enerjinin spiral şeklinde, yılan gibi hareket edip yükseliyor olmasından
esinlenmiştir.
Çeşitli
kaynaklarda tanımlandığı biçimiyle, yaşam enerjisi (prana) bedende üç
ana kanal boyunca hareket eder. Sol ve sağ kanallar, omurilik boyunca uzanan
üçüncü kanalın çevresinde (tıpkı bir
asa etrafında dolanan iki yılanı içeren modern tıbbın sembolü kadüste
olduğu gibi) spiral şeklinde
dolanırlar. Bu iki kanal, eril ve dişil, pozitif ve negatif, sıcak
ve soğuk, objektif ve subjektif, dışsal ve içsel gibi niteliklere tekabül
eder. İşte tekamül, bu kanallardaki enerjilerin dengelenmesi sürecidir.
Orta kanal ise aydınlanma kanalıdır.
Üç
ana kanal kuyruk sokumunda bir araya gelir. Eğer yaşam enerjisi sol ve sağ
kanallardan dengeli olarak bu noktaya inerse, “uyuyan yılan”ı uyandırırlar
ve Kundalini orta kanaldan yukarıya doğru yükselir. Kundalini enerjisi yükselirken
çakraları aktive eder.
Çakralar (veya şakralar) süptil
bedenlerde yer alan ruhsal enerji merkezleridir. Enerji hareketi esnasında çark
gibi dönen bu merkezler, Sanskritçe “çark” kelimesinden türemiş “çakra”
kelimesi ile tanımlanırlar. Değişik sistemler değişik sayıda çakralarda
söz eder. Ancak temel çakraların yedi adet olduğu ve bunların yanında
birçok tali çakranın bulunduğu kabul edilir. Her bir çakranın işlevi
farklıdır, değişik frekansta titrer ve değişik psikolojik durumları ve
şuur hallerini ifade ederler.
Çakralar fiziksel bedenimizi
besleyen enerjinin giriş kapılarıdır. Herhangi bir nedenle bu kapılarından
birinin tıkanması veya tamamen kapanması, fizik bedende hastalıklara neden
olur.
Çakraların sayısı ve
adlandırılması kaynaklar arasında farklılık gösterse de, yaygın ölçüde
kabul gören bir sınıflamaya göre temel 7 çakra ve özellikleri şöyle:
1. KÖK ÇAKRA: Omuriliğin
başlangıc noktasında yer alır. Rengi kırmızı, duyumu “koku”dur. dır.
Erkek üreme organlarını kontrol eder. Çakralar arasında en düşük titreşimi
içerdiği için fizik plana tekabül eder. Yaşama içgüdüsü, bedene bağımlılık
ve korku buradan kaynaklanır.
2.
SAKRAL ÇAKRA: Üreme organlarının üzerinde yer alır. Rengi turuncu,
duyumu “tat”dır. Dişi
üreme organlarını kontrol eder. Burası “benliğin mekanı”dır. Freud'un
cinsel dürtüsü buradan kaynaklanır.
3.
SOLAR PLEXUS (Güneş Sinirağı) ÇAKRASI:
Mideye yakın bir bölgede yer alır. Rengi sarıdır ve “görme”
duyumuyla bağlantılıdır. Mide, pankreas ve karaciğeri kontrol eder.
Güç merkezidir.
4.
KALP ÇAKRASI : Göğüs kemiğinin arkasında yer alır. Rengi yeşildir ve “dokunma”
duyumuyla bağlantılıdır. Kalp ve akciğeri kontrol eder. Sevgi merkezidir.
5.
GIRTLAK ÇAKRASI: Gırtlak bölgesinde yer alır. Rengi mavidir ve “işitme”
duyumuyla bağlantılıdır. Tiroid
ve paratiroid bezlerini kontrol eder. İrade, ifade ve belagat merkezidir.
6.
ÜÇÜNCÜ GÖZ ÇAKRASI: Alında, iki kaşın tam ortasında yer alır. Rengi
indigo (çivit mavisi) dur. Fiziksel bir duyumla ilgili değildir. Epifiz
bezini kontrol eder. Durugörü ve benzeri psişik algıların merkezidir.
7.
TEPE ÇAKRASI: Bazı görüşlere göre, bu son çakra gerçek bir çakra değil,
diğer tüm çakraları koordine eden ve içeren bir üst-merkezdir. Başın
tam üstünde yer alır. Rengi saf beyazdır. Hipofiz bezini ve serebral
sinirağını kontrol eder. Sezgisel ve mistik deneyimlerin yaşandığı,
birlik halinin idrak edildiği bir merkezdir.
Kundalini’nin
yükselişi sırasında etkin hale gelen çakraya bağlı olarak farklı
haller yaşanır. Kundalini tepe çakrasına ulaştığında insanın tam bir
vecd hali yaşadığı söylenir.
Farklı
kültürlerde farklı bir sembolizma içinde Kundalini’ye rastlanıyor.
Bunlardan biri de Aztek’lerin iki başlı yılan sembolü… Bu sembol,
Kundalini'nin iki yüzünü gösteriyor, biri yapıcı ve diğeri yıkıcı. Tıpkı
elektrik enerjisi gibi, aydınlatabilir de, yakabilir de… Kişi hazır
olmadan, zoraki yöntemlerle sağlanan bir Kundalini hareketi, tahmin
edilemiyecek derecede sorunlara yol açabilir. Normal olarak kundalini yükseldiğinde
kişinin yüksek ve yaratıcı düşünceleri, duyguları ve
faaliyetleri tetiklenir. Bütün dahilerin az veya çok bir kundalini
deneyimi yaşadığı söylenir. Ancak bu gücün salt yaratıcılığa değil,
yıkıma da hizmet edebileceğine en çarpıcı örnek, Hitler’dir…
Hitler’in okült ilimlere olan ilgisi ve bu alandaki çalışmaları
bilinmekte…
Kundalini
enerjisini uyaran gizil tekniklerden söz edilir, ki Yeni Çağ hareketiyle
daha da yoğun bir biçimde bu yöntemlerin çoğunun ardına gizlendiği sır
perdesi kalkmış ve farklı disiplinler, heyecanlı ve aceleci ruhsal
yolcular için ulaşılabilir hale gelmiştir. Bazen de kundalini bir kaza
sonucu yükselebilir. Her durumda Kundalini yükseldiğinde bir anda aşırı
enerji yüklemesi olur, kişi farklı bir gücün devinimini hisseder, sezgi
kanalları açılır. Ancak kişi gerekli ruhsal olgunluğa erişmemişse çeşitli
sapmaların yaşanması kaçınılmazdır… Sonuç olarak Kundalinin doğal
bir süreçle gelişmesi en iyi yöntem… Kişi ruhsal gelişiminde belli bir ruhsal yetkinliğe eriştiğinde, zaten
özel bir disipline gerek kalmayacak ve dengeler kendiliğinden oluşacaktır.
Ve senin sözlerinle kapansın sohbet bugün...
Ve
sevgiyle...
"Her an sürekli dönüşüm içinde olan hayat realitesi bu... Realitede
işleyen kanunlar var... Her oluş kusursuz düzen içinde olmada, bir başka
oluşuma doğru... Muhteşem sistem işlemede, her an başka bir oluşla...
Gerçek bu zannı, hayali, ben bilinci ile, kısıtlı algılamamla kesitsel
bakışla kusurlar görmedeyim, isyan etmedeyim oluşlara… Ama oluşlar yine
devam etmede... Bu görüş önemli değil...
Sıfır
bilinç derken, bireysel ben, benlenme yönünden bilinçsizlik hali var…
Bu, zaman içinde gelişir, benliği kadar yükü olur, yükü kadar ağırlık
çeker… Yükü azaldıkça yanmaya başlar... Tüm yükten kurtulunca, en önemlisi
BENden kurtulup VARLIĞI sahibine verince, hiçliğini yaşayınca, bireysel
buz heykel eriyip OKYANUSA karışınca… TEKin söyleyen dili olur... TEKin
gören gözü olur... ‘Söyleyen, gören O’dur’ hükmü zuhur eder..
Toplumlar
idrakları kadar davranışlar sergilemede... Sınırsız boyutlara açılım
daveti var... Dünya, dünya menfaatları, bedensel istekler, arzular,
firavunlaşmış ego tatmini daha hoş gelmede, hoş gelsin, bazılarına...
Kendileri bilir… Her yüzü Ondan bilip, her yüze hakkını verenler… Öyle
ki kendi çocuğu ile diğer çocuğu, kendi ana babası ile herhangi bir
babayı anneyi ayırmayan adaletle davrananların GÜCü ortaya çıkmadan,
genel insanlık böylesi bilinçlere ve dünyalarına sahip çıkmadan, çok ağlayacak…
Gelişen
olaylar, acılar, sıkıntılar insanlık bilincini arındırmada… Her ne
kadar olaylar kötü gidiyor gözükse de, hakikate sahip çıkma giderek tüm
dünyada yayılmada… Bunlar da güzel olanlar... Mesela 20 y.y da dünyayı
saran Ateizm rüzgarı, toplumları yanlış adetlerinden, törelerinden, inanışlarından
arındırmış… Adeta insanlık bilinci boşalmış... BEKLİYOR... Muhakkak
bekleyen beklediğine erer, arayan bulur, özleyen kavuşur... Bu da sistemim
bir başka yüzü... "
