Selam...
Kaldığımız
yerden devam... :-)
"Peki “hak” ne sence…? “Hak” dağıtmaya
kimin “hak”kı ola ki…?", demiştim...
“Evet olaylar karşısında nasıl davranmalı bu bilgilerin ışığında,
bilgilerimize ters düşmeden...
Hz.Ömer
beytül-mal'dan (kamu hazinesinden) halka mal verirken der ki: ‘Allah
adaleti ile mi mal dağıtayım, yoksa Ömer adaleti ile mi?' Oradakiler ‘Allah
adaleti ile’ derler. Bunun üzerine Hz.Ömer sırayla gelene eline
geleni vermeye başlar… İtirazlar yükselmeye başlar... ‘Ya Ömer sen
ne yapıyorsun? Biz daha adaletli olur diye Allah adaletini istedik, daha da
adaletsiz oldu dağıtımın’ derler. Hz:Ömer der ki: ‘Ömer
adaleti deseydiniz, kim neyi hak ediyor bilemezdim, eşit olmaya gayret
ederdim...'’”
Kişinin bütünle ilişkisi açısından “hak”
anlayışını açıklayan çok güzel bir mesel. Bizim “hak” anlayışımız,
“eşit dağılmalı”dan başlayıp, “ama bana daha çok düşmeli”ye
ve oradan da “hepsi bana!”ya uzanır gider… Yedikçe daha da acıkan ve
asla doymayan egomuzdur bu anlayışı güdüleyen…
“Hak”
anlayışımızı niteleyen, başı sonu olmayan beklentilerimizdir sonuçta.
“Bunu hakettim” veya “haketmedim” deriz sıkca… Peki bunun kıstası
ne…?
Değişken
yatağında, coşkulu bir nehir düşünelim ve üzerinde kanosuyla bir
yolcu… Yolcu, kendi becerisi, yetkinliği ve kanosunun dayanıklılığı ve
uygunluğu ölçüsünde bu yolculukta farklı haller yaşar. Bazen dingindir
süreç, bazen girdaplar içinde allak bullak… Ona göre, nehir kah düşmandır,
kah dost. Zorlandığı hallerde “haksızlık bu!” diye isyan eder…
Oysa
nehir sadece akmaktadır, üzerindeki kano ile bir kavga içinde değildir --açıkcası
onunla ilgilenmez bile…
Sonuçta
yaşanan “hakedilen”dir… Ama bunu bir ödül/bedel zincirinde görmemek
gerek… Olanla uyumlanabilme yetimize paralel olarak yaşadıklarımız bize
kolay veya zor gelir sadece.
Bir
de, bireyler arası iletişim ve etkileşim ağında karşımıza çıkıyor
“hak” kavramı. Çoğunlukla farkında olmadığımız öznel bir çerçevede
hak dağıtırız kendimize ve diğerlerine… Kim haklı, kim haksız tartışmaları
sürer gider her alanda…
İşte
İ.Ö. 4. yüzyılda yaşamış olan bilge Chuanz Tzu’nun şakacı ve kıvrak
üslubuyla bir değerlendirme:
Diyelim ki seninle tartışıyoruz, tartışmada sen
beni yeniyorsun, ben seni yenemiyorum. Bu, senin haklı, benim haksız olduğumu
gösterir mi? Ya da ben seni yeniyorum, sen beni yenemiyorsun: Bu, benim haklı
olduğumu ve senin haksızlığını gösterir mi? Gerçekten ikimizden biri
haklı, diğeri haksız mı? Yoksa ikimiz de haklı, ya da belki ikimiz de
haksız mı? Sen ve ben bilemeyiz bunu. Peki ama, insanlar böyle bir kararsızlık
içindeyken, kime başvurabilirler hakem olarak? Kararı seninle aynı görüşte
olan birine mi bırakalım? Ama seninle aynı görüşteyse, nasıl tarafsız
karar verebilir? Yoksa benimle aynı görüşte olan birine mi bırakalım?
Ama benimle aynı görüşteyse, nasıl tarafsız karar versin? Yoksa kararı,
ikimizden de farklı görüşte olan birine mi bırakalım? Ama ikimizden de
farklı düşünüyorsa, nasıl karar versin? Ya da ikimize de hak veren biri?
Ama o da birimizi seçemez. Şimdi sen ve ben, ve de başkaları, daha
birbirimizle anlaşamazken, bir de kalkıp dışımızda birine mi bağımlı
hale getireceğiz kendimizi…?
İyisi
mi, unut görüş ayrılıklarını… Sonsuzluğa yüksel, sınırsızlığı
mekan edin kendine!
Peki neden bu kadar önemli “haklı” olduğumuzu
düşünmek…? Salt “sen haklısın” sözünü duymak adına kendimizi
paralamamız niye…? Kökü kat kat insanda gömülü bir zaaf bu… Temelde
bir “güç” onayı, aranan… Ve güç ile gelen mana ve maddeye duyulan
yoğun çekilim… Bu yolda nice tartışmalar, ayrılıklar, kavgalar ve
hatta savaşlar…
“Beni
kimse haklı bulmasa da olur” diyebilmek… İçsel boyutlarda dengelenmiş
bir fikir, hal veya tarz, “haklısın” mührüne ihtiyaç duymadan yolunu,
yerini bulur zaten…
“Bir birime aşırı sevgiden dolayı bağlanma, aklı
kayıp etme, duygularda zirveye tırmanma, her yerde sevdiğini görme, düşünme
her ne kadar AŞK diye tanımlansa da, sınırsızlığı bireyselliğe hapis
etmedir diye düşünüyorum... Aşık olunan sürekli değişmede, bir gün
de kayıp edilmede... Üstelik aşk bir yapıya, böyle olunca bir yüze bağlanıp
diğerlerini görememe durumu ortaya çıkarmada.
’İki
birey arasındaki aşk, iki kutbun yangınıdır. Ama bilgede kutup kalmamıştır…
Bu yüzden bilge aşkı birinde aramaz. Aşk, bütünü hissetmenin bilinçliliğinde,
birliğe ermenin sevgisinde, farklı ve sürekli bir heyecandır artık… ’
cümlenizi açar mısınız...? Bütünü hissedenin heyecanı nedendir ve nasıl
süreklidir…?”
İkilik içinde en asal kutuplaşma dişil-eril
ekseninde mevcut… Bu eksendeki bir karşılaşma, yoğun, güçlü ve
heyecan verici uç duyumlar yaratıyor kişide. İşte genel-geçer tanımıyla
aşk bu… Aşk, yönlenmiş bir akımın tek alıcısı olma hali… Bir
benzetmeyle, lazer gibi… Lazer, çok dar bir frekans bandı içinde tek renk
ve koheran (faz uyumlu) bir ışın olma özelliği taşıyor. Odaklandığı
yönde şiddetini yitirmeden çok uzun yol alabiliyor. Uygulamalarda, hassas
bir lokal ayar gerektiriyor, yani mekana bağımlı… Ve asla gereğinden
uzun kalmamalı bir bölgede, yani zamana bağımlı… Ehil ellerde amaca
hizmet ediyor, kabul, ama en ufak bir sapmayı affetmiyor. Yaparken, yıkabiliyor
da… Şifa vermek isterken, öldürebiliyor da… Aşk da böyle yaşanıyor
işte, yapıcı, yakıcı, yıkıcı tesiri ile…
Bir
de sevgi potansiyelimizi bir kişiyle bağlamak yerine, yönsüz yaymak hali
var… Daha önce de bu ifadeyi kullanmıştım, GÜNEŞ gibi olmak var…
Zaman ve mekana bağımlı olmayan bir yayıcı olmak… Bunun heyecanı abartısız,
bütünsel ve sürekli…
Koşulsuz
sevmekten bahsederiz hep… Bir de mevcut realiteye bakalım ve yaşandığı
biçimiyle insanlar nasıl sever, anlamaya çalışalım.
Belki
metodik bir yaklaşım işe yarar! :-)
Sevmek
istiyoruz, hem de çok, değil mi…? Ama kolay mı sevmek!! Ne diyor bakalım
ademoğlu veya ademkızı:
1. Seni severim, ama eğer sevgime layıksan…
Bu
da ne demek ola ki…? Ama dur, o kadar da karmaşık değil, ne de olsa kendi
içinde bir mantığı var bu ifadenin!…
Ve
koşullar sıralanır bir bir, liyakat adına…
2. Seni severim, ama eğer bana layıksan ve beni seversen…
Liyakat
sınavını geçti kişi ve seni de sevdiğini söylüyor… Yeter mi…?
Olur
muu…!? Öyle kolay mı sevmek!
3. İspatla! Seni severim, ama eğer bana layıksan,
beni seversen ve sevgini ispatlarsan!
Aldık
mı başımıza belayı!! Sevgi nasıl ispatlanır ki…?!!
Haaa,
sen belli tavırlanmaları kastediyor olmalısın… Haydi, sırala bakalım,
ne tür akrobasiler bekliyorsun karşındakinden!…
4. İyi ama ya değişirsen…???
Seni
severim, ama eğer bana layıksan, beni seversen, sevgini ispatlarsan ve
sonsuza kadar değişmeyeceğini garanti edersen!!
Aman
n’olur dur, yalvarırırım!… Tamam, vazgeçtim, sevME!
Eeee, bunca koşullanma yükü arasında sevginin yol
bulup akamamasına şaşmamak gerek!
”AKIL gücü ile hayallerini aşar BENe erersin… Akıl
nasıl güçlenir...?
Akıl olarak tanımladığımızın ne olduğuna bağlı…
Hep kullandığımız akıl, zihin, beyin, zeka kelimeleri bize ne ifade
ediyor acaba…? Kendi anlayışımı yazmadan önce senin yorumlarını
beklerim.
“Hiçbir
şey rastlantı değildir” deriz ya, bunları yazarken Tarkan, KARMA adlı
son albümünden bir parça okuyordu:
Azı karar, çoğu zarar diyenler,
Niye çok alırlar, hep az verirler?
Akla ikna olup, aşkı üzenler,
Sanma bizden daha mutlu gezerler.
Verme, verme
Akıl verme, istemem!
Vereceksen
Huzur ver…
Vereceksen huzur ver….
Aslında her bedende filizlenmekte aynı bilinç…
Ne güzel…
“’Artık Allah'ın
evine girmek icin yok olması gerektiğini anlıyordu.’
YOK
olmak... Yok olmak hakkında ne düşünüyorsunuz…? Nasıl YOK
olunur...?”
“Yok olmak” buz formunun eriyip suya karıştığı
hal… Parça halinde iken, bütünsel sevgiyi deneyimlemeyek… Bu halin
“laboratuar”ı ise iç alemimiz… “Ben” dediğimiz varlığın hatasıyla
sevabıyla mükemmel olduğuna inanmakla başlar bu süreç, İnanç, bilgi
olur, bilinç olur… Ve “ben” gerçekten de tüm varoluşla BİR olur…
Aslında
Sevginin Yolu adlı kitaptan şu satırlar çok çarpıcı anlatıyor bu hali:
… Çoban, Celal’e nazik bir şekilde Şam’da ne işi
olduğunu sordu. Celal kendini, Şems ile ilgili tüm hikayeyi anlatırken
buldu. Ona, dostuna duyduğu sevgiyi ve Konya halkının tepkisini, Şems’in
nasıl Şam’a sürüldüğünü, Sultan Veled’in onu geri getirmesini ve
ikinci kez tümüyle ortadan kaybolmasını anlattı.
Çoban,
“Peki ya dostun şimdi nerede?” diye sordu.
“Öldü.
Küçük oğlum tarafından öldürüldü.”
Çoban’ın
karısı peçesinin altından nefesini tuttu, ama adam şaşırmamış görünüyordu.
“Böyle şeyler olur” dedi.
Bu
dindar adamın basit karşılığı Celal’in kalbine dokundu. Celal, “Sana
yemek için para veremem,” dedi, “anlaşılan para kesemi yanıma almamışım.”
Parmaklarına baktı, ardından boynunu yokladı. “Sana verecek yüzüğüm
ve kolyem de yok. Sana verebileceğim tek şey bir hikaye.”
Çoban
ellerini çırparak karısına yanına oturmasını işaret etti. “Dikkatle
dinle. Evimizde büyük bir imam var.”
Celal
bir an durdu ve ruhuna bir hikayenin gelmesini bekledi. Daha önceden hazırladığı
bir hikaye yoktu; o, çantası maceralar ve mesellerle dolu bir hikayeci değildi.
O, yolunu yalnızca dokunma duyusu aracılığıyla bulan kör bir hacıydı.
Celal,
“Bir adam, arkadaşının evinin kapısını çaldı.” diye başladı söze.
“İçeriden, ‘kim o?’ diye bir ses duyuldu. ‘Benim! Bırak içeriye
gireyim.’ Ses, ‘var git yoluna’ dedi. ‘Bu masa yalnızca
pişmiş yemekler için. Burada ham olana yer yok.’ Adam, arkadaşının
yarenliğini içtenlikle istiyordu ve bunun için herşeyi yapmaya hazırdı.
Çaresizce sordu: ‘Kendimi nasıl hazırlayabilirim? Nasıl pişmiş hale
gelebilirim?’
Celal,
çoban ve karısına sanki yanıtını verebilirlermiş gibi baktı. Adam başını
sallayıp devam etmesini istedi.
“Ve
ses yine duyuldu: ‘Seni pişirecek ve kendinden kurtaracak tek şey,
benden ayrı kalmanın ateşi.’”
Çoban
bunun gülünç bir hikaye olabileceği düşüncesiyle güldü, ama karısı
onu susturdu.
“Bu,
zavallı adamın duymak isteyebileceği son şeydi. Ama o kadar umutsuzdu ki,
bir yıl dostundan ayrı kaldı ve gerçekten de ayrılık ateşiyle yandı.
İyice piştiğine inandığında geri döndü. Dostunun evinin önünde ileri
geri yürüyüp duruyordu; yine istemediği bir yanıt alacağı korkusuyla
iyice gerginleşmişti. Sonunda cesaretini toplayıp kapıyı çaldı. Ve içeriden
dostunun ‘kim o?’ dediğini duydu.
Celal
gene sustu ve çoban bir kez daha devam etmesi için başını salladı.
“Tam
o anda adama bir şey oldu. Sevgilinin sesini duymak, kendisi ile ilgili tüm
düşüncelerin kafasından uzaklaşıp gitmesine neden olmuştu. Yanıt ağzından
sanki bir başkası tarafından seslendiriliyormuş gibi çıktı: ‘Sen,
sevgili dostum, kapıyı çalan SENSİN!’
Kapı
ardına kadar açıldı. Dostu karşısında duruyordu. ‘Ben olduğuna göre
gir içeri, Yoksa bu evde hem SENi, hem de BENi alacak bir oda yok.’”
Çoban
daha fazlası için bekliyordu, ama Celal’in sözlerini bitirdiğini anlayınca
gülümsedi: “Garip bir hikaye kardeşim.”
Gerçekten
de öyleydi. Celal artık, Allah’ın evine girmek için yok olması gerektiğini
anlıyordu. İki kişi, bir kişilik alanı paylaşamazdı, Arayışını bırakmadan
aradığı şeyi bulamazdı.
Arayış
sona erdiğinde, yolcu gerçeği bütün çıplaklığıyla görebilirdi:
Burada ve bu anda olduğunu ve “ben” ile, “diğerleri” ile ilgili tüm
zanların yalnızca birer düşünceden ibaret olduğunu…
Bu
gerçekliğe direnmemek, Allah’ın kalbine açılan kapıydı.
Yargılamayı
bırakıvermek, Celal’in aradığını bulmasına yeterli olmuştu; kalbinin
üzerindeki örtü kalkmış ve herşeyin ne kadar güzel olduğunu görmüştü.
Yalnızca kandilin ışığında parıldayan renkler, ev sahiplerinin nazik yüzleri
değil, her şey… Her şey çok güzeldi: kulübenin sadeliği, çobanın çatlak
ve su toplamış ayakları, çatı kirişlerinde uğulduyan rüzgar. Her şey
son derece muhteşem, coşku ile doluydu. Celal’in "hayır" dediği
her şey, eksiklikleri, Şems’in ölümü, Allah’tan ayrı kalması, Bütün
her şey, şanlı bir “evet”e dönüşmüştü!
Şu
anda yıllardır hissetmediği, bilinmeyen, belli belirsiz anımsadığı ve
şu an birdenbire son derece keskin bir hal alan bir duyguyu hissediyordu: mutluydu.
İçinde
birşeyler parçalanmış ve şimdi, ruhunu mutluluktan ayrı tuttuğu,
kendini gereksiz zorluklara sürüklediği, kendi kendini yolladığı sürgün
için gözyaşı döküyordu. Yıllardır daima Allah orada beklemişti.
Dostun aranması değil, keşfedilmesi gerekiyordu. Celal’in hayatı boyunca
aradığı hazineler, sandığı gibi uzak bir adada değil, yaşadığı evin
temellerindeydi… Ve hazineye ulaşmak için yıkması gereken evin ta
kendisiydi!…
Allah’ı
dış dünyada aramış ve onu Şems’in suretinde bulmuştu. Artık, Celal
ve Şems ile simgelenen “ben” ve “sen” ayrımı ortadan kalkmıştı
ve Şems’in kendinden ayrı, kendinden başka bir şey olmadığını anlıyordu.
Varolmuş ve varolan herşey, burada ve bu andaydı. Şems buradaydı, Allah
buradaydı.
Ama
Allah’ın inayetinin ışığıyla yıkanırken bile, Celal bu mutluluğun
geçeceğini biliyordu; bu durumu devam ettirmeye çalışmanın onu sona
erdireceğini, yalnızca Allah’ın gitmesine izin vererek daima onunla
birlikte olabileceğini biliyordu. Eğer Allah ile konuşmak isterse, sürekli
hareket içinde olmalı ve bazen onu kaybetmeliydi. Hatta yalnızlığı
tekrar hissetse bile, bu Allah’tan ayrı olma duygusunun gerçek olmadığını,
herşeyin ama herşeyin Allah olduğunu biliyordu. Celal’in göklere yükselttiği
her feryadı, “Allah’ım neredesin?”, Allah’ın gizli yanıtını içeriyordu:
“Buradayım.”
Ve sevgiyle...
