24
Temmuz 2001
Selam...
"Akıl, bağlantı kurma, bağlama
sonucunda elde edilenin yönünde kendimize yol çizme. Beş duyu kanalından
gelenlerin, yine beş duyu veri alt yapısı ile oluşmuş… Veri tabanına
dayanarak bağlama, sonuç çıkarma yeteneğimiz. Çıkardığımız sonuç
bize göre olacaktır, çünkü kesitsel verilerle yola çıkacak sonuçta
kısıtlı olacaktır...
Bağlantıların
daha ötesini de işin içine koyarak geniş planda fikir yürütme, sonuçlar
çıkarma: tefekkür...
Zeka,
o an için çözüm bulma yeteneğimiz... Zeki olan, o anda çözüm bulur,
geniş planda bunun değerlendirmesini yapamaz... Misal: Satrançta o anki
hamledeki kıvraklık zekamızı, 5-6 hamle ötesini, ihtimalleri hesaplamak,
sonuçlar çıkarmak tefekkür yanımızı gösterir.
Mantık,
bir şeyi diğerine kıyas ederek fikir yürütme.. Elbette bu bize GÖRE..."
Özellikle soyut alanda, kelimelerin çağrışımları büyük ölçüde
bulanık ve kesinlikle öznel. Büyük bir çoğunluk, mana üzerinde fazla
durmaz bile, ha akıl, ha zihin kelimesi kullanılmış, farketmez. Mana alanında
dolananlar için de, kelimenin algısı farklı farklıdır. Bu yüzden ”AKIL
gücü ile hayallerini aşar BENe erersin…”
dediğinde akıl kavramını nasıl değerlendirdiğini öğrenmek istedim.
Akıl,
zihin, zeka, idrak… Ne felsefik, ne metafizik, bilimsel veya dinsel tanımlarını
biliyorum, açıkcası kavramların tanımlamalarla sabitleştirilebileceklerine
de inanmıyorum. Sonuçta bende yer bulan anlamlarından söz edebilirim
sadece.
Akıl,
somut beynin, soyut alanıdır. Beynin sağ ve sol lobuna ilişkin
niteliklerin sentezidir. Kişi sağ lop veya sol lop ağırlıklı düşünce
sistemiyle aklını vicdanın veya egonun aracı olarak kullanır. Ego-vicdan
dengesinde ise akıl bütüne uyumlu bir vasat haline gelir. Bu süreç içindeki
aşamalar, ruhsal açılımda farklı idrak
seviyelerinin eşikleridir.
Zihin
ise doğrudan beynin sol lobuna odaklı bir düşünsel alandır. Zihnin oyun
alanı mevcut realite, oyuncağı ise mantıkdır.
Bu oyunda etkinleşmesi ise zeka
olarak tezahür eder.
Kısaca,
benim algılayışıma göre zihin yatay tekamül aracıdır, akıl ise üst
realiteye açılan kapı, doğru kullanıldığında…
“Her yüzde görünen O... Celal bunu anlıyor,
öğreniyor... Ama ŞEMSİ gördükten sonra oluyor bunlar... Ateş var, ateşi
ŞEMS tutuşturuyor... Niçin başka yüzlerde bu realiteyi yaşayamıyor...?
Niçin başkaları Şemsin yaktığı ateşi yakamıyor... Şemste neler
buluyor...?”
Bilinçte
yakın titreşen bireylerin birlikteliği o denli yoğun paylaşımlar içeriyor.
O yüzdendir ki bazı dostlara çekilimimiz, diğerlerinden daha farklı
oluyor. Ancak Mevlana ile Şems’in yangını, o çok dile getirilen eş-ruh
kavramını getiriyor akla. Burada bilinçte uyum değil, tam bir örtüşme söz
konusu. Ben böylesi bir deneyim yaşamadığım için bu konuda bir yorum
getirebilecek durumda değilim!… :-) Sadece okuduklarımdan aklımda
kalanları aktarmaya çalışacağım burada.
Özeşler,
bir bütünün parçaları değil, aynı varoluş prensibine bağlı, eşsiz
ve özgün yaratıcı prensipler olarak tanımlanır. Varoluş anında bu iki
ters dönüşümlü bütünlük manyetik alanları vasıtasıyla birbirine bağlıdırlar.
Aynı temel frekansa sahip olan özeşler, yaratıcılıklarını deneyimlemek
amacıyla ayrılsalar da, ruhsal bağlantıları asla kopmaz.
Varoldukları
anda benlikleri olmayan özeşler, sonsuz kozmoz içinde iyonlarca yıl
boyunca “ben”lenerek katıldıkları deneyimlerinin bilgisini üst bilinç
boyutlarında birbirlerine aktarırlar. Ancak düalite boyutunda şuur
daralması yaşayan varlık birimleri, ruhsallıklarının farkındalığına
ulaşana dek bu bağlantının projeksiyonunu bedende yaşarlar. Yine de,
bedensel çekimin katalizörlüğü altında da olsa, geri planda (çoğunlukla
karşı cinsten) bir diğeriyle “bütünleşme” özlemi sürer gider.
Bilinç seviyesi yükseldikçe bu süptil bağlantının niteliği daha net
hissedilmeye başlanır. Özeş deneyimi, iki yarımın birbirini bütünlemesi
değil, kendi içsel boyutlarında bütünlüğünü kurmuş olan iki bireyin
birbirini bulmasıdır. Ki, bu hale gelinceye kadar yaşanan her “aşk”
sadece bir yanılsamadır…
“EŞ
RUHLAR” (Ramtha) kitabından bir alıntıyla veda edeyim bugün…
Yorumsuzca… :-)
Ve
sevgiyle…
Eşruhlar, deneyimlerini paylaşırlar. Demek ki, bu
alemdeki tüm bedenlenmelerimizin deneyimleriyle zenginleştikten başka, bir
de, başka bir birey olarak tezahür etmiş olan eşruhunuzun sizinle paylaştığı
deneyimleri de hazinenize katarsınız.
Burada
bulunanların bir kısmının eşruhlarını bulamıyacaklarını söylediğimde,
bazıları ferahladılar, çünkü onlar daha buna hazır değillerdi. Hemen
yarın eşruhunuzla karşılaşsanız, eğer bu ilişkiyi haz verecek şekle
sokmak üzere kendi kendinizi arındırmamış iseniz, bu ilişki çok insafsız
ve tehlikeli olabilir, anlıyor musunuz?
Siz
kadınlar, eşruhlarınızı bulmak istiyorsunuz, değil mi? Kusursuz
sevgiliyi istiyorsunuz; şişman ve çirkin olsanız da sizi sevecek,
hep yanınızda olacak, ama aynı zamanda sizi özgür bırakacak olan
sevgili… Size bir şey söyleyeyim mi? Bu alemde bu derece kahraman, bu
derece asil, bu derece güçlü ve bu derece kayıtsız, şartsız sevecek tek
bir erkek yoktur! Onlar da sizin gibi aynı yolun yolcusu… Onlar da, aynı
sizin gibi, birini arıyorlar. Ama ne yazık ki, aradıkları siz değilsiniz;
tıpkı, onların da sizin aradığınız olmadıkları gibi…
Siz
içinizde bulamadığınız bir şeyin dışınızdaki biri tarafından
doldurulmasını istiyorsunuz. Bunun için ilişkileriniz başarısız oluyor.
Aradığınızı asla bulamayacaksınız, çünkü öyle biri yok!
Bir
boşluğu, ya da kutuplaşmanın yarattığı vakumu dolduracak bir şey aradığınız
için sadece bu ümitle yaşlanacaksınız.
Ya
eşruhlarınız? Onlar ne hissederler? Onlar kendi kimlikleri için çabalarken,
bir yandan da zavallılar sizin yüzünüzden hissettikleri bu güvensizlikle
başetmek zorunda kalırlar.
Ey
erkekler! Ya siz ne arıyorsunuz? Sizin çılgınlığınızı, parlaklığınızı
dengeleyecek birisini mi arıyorsunuz? Size bakacak birini mi? Ne arıyorsunuz?
Siz de, duygusal delikleriinizi dolduracak birini arıyorsunuz.
Ya
siz neye esirsiniz? Eşruhunuzun sizin için ne yapmasını umuyorsunuz? Size
kalp krizi geçirtmesini mi? Kendinizi tam bir erkek gibi hissetmenizi sağlamasını
mı? Ama, bir kadın gibi ağlamayı, bir asker kadar korkusuz olmayı öğrenmedikçe,
erkek olmanın ne demek olduğunu asla öğrenemiyeceksiniz. Kendinizi her yönden
sevmeden, bunun ne demek olduğunu anlamayacaksınız. Ve siz kendinizi
sevmiyorsunuz!
Konu
şu ki, yaşam bir şeyi arayarak geçirilecek bir süreç değildir; o, kabul
edilmesi gereken bir armağandır. Etrafta dolaşıp deliklerinizi tamir
edecek, gününüzü daha parlak kılacak birini aramak bir işe yaramaz. Eğer,
sabah güneşini kendi kendinize seyredemiyor, ya da yıldızların altında
bir orman perisi gibi kendi başınıza dans edemiyorsanız, zaten eşruhunuzla
buluşmaya hazır değilsinizdir. Anlıyor musunuz?
Eşruhlar
tekrar biraraya gelmek için ne plan yapar, ne de çabalarlar. Onlar zaten her
zaman beraber olduklarını bilirler. Birlikte uygulama yaptıklarını,
deneyim kazandıklarını, yarattıklarını ve birbirleriyle paylaştıklarını
bilirler.
Birçoğunuz
buraya eşruhlarınızı büyük bir şiddetle aramaya geldiniz; ama “arayış”ın
esaret ve sınırlama olduğunu biliyor musunuz? Eşruhunuzun hep sizinle olduğunu
bilmek, buna izin vermek sınırsız yaşamdır. Yaşam yüce bir armağandır.
Kendi kendinize koyduğunuz sınırlamalardan kurtulmaya başlayınca, yavaş
yavaş gücünüzü geri kazanmaya başlarsınız ve varlığınızın eşine
doğru yaklaşırsınız.
Birbirlerine
madde planında rastlayabilen çok, ama çok az sayıda eşruh vardır. Bu çok,
ama çok nadir bir olaydır! Eğer takıntılarını gidermeden birbirlerine
rastlamışlarsa, bu birleşme patlayıcıdır; çünkü her ikisi de tüm
tutarsızlıklarıyla birden karşılaşmaktadırlar.
Şunu
unutmayın, varlığınızın eşi kendinizsiniz. Eşruhunuz başka bir
cinsiyette uygulama yapıyor olabilir, ama o sizin içinizdedir. Eşruhunuzun
gözleri sizin gözlerinizdir.
