Selam...
“Belki duymuşunuzdur, bir hikaye anlatılır...
Kral karışık bir rüya görür. Rüyayı yorumlayan sarayın müneccimi der
ki, ‘Efendim bütün akarbalarınız ölecek, sadece siz yaşayacaksınız.
Kral bu yoruma kızar ve müneccimi idam ettirir. İşi bilen bir başka
yorumcu getirilir. O da aynı rüyayı dinler ve şöyle der: ‘Kralım, o
kadar çok yaşayacaksınız, o kadar çok ki şimdi yaşayan bütün
akrabalarınızın ölümünü göreceksiniz...’ Bu yorumdan hoşlanan kral,
kendisini ödüllendirir.
Aynı
içeriğin iki farklı yorumu, çok farklı sonuç getirmede…
Bütün,
parçaların birleşmesinden meydana gelmiş bütün... Parça ne, neler...?
Parçalardan oluşan bütün ne…? Sınırsızın parçası olmayacağına göre
siz hangi anlamda kullanıyorsunuz...?”
Bütün
sonsuz, sınırsız ve tanımsız olan...
Ne
demeli...?
Bütün
parçalarının toplamından ibaret değildir…
Bütün
bölünemez olandır; cüzde de varolandır;
Bilgiyi
saklayan cüz, bütünü doğurandır.
Bütün
tohumdur, tohumdan fışkıran yaşamdır;
Toprağa
karışan beden, ilkbaharda yeşeren fidandır.
Bütün
canda, kanda, tende, tinde ortak olandır;
Var
edeb, yar eden, kah da har edendir.
Bütün,
sevgiyi doğuran rahim, sevgiyi yoğuran candır.
Değiştiren
ama değişmeyendir, hem geliştiren, hep gelişendir.
Bütün
tek olan, tüm olan, tümel olandır.
Ben
olan, bin olan, BİR olandır...
"Akıl, somut beynin soyut alanıdır…
Soyut nedir, somut nedir...? Her insanın soyutu, somutu aynı mı? Soyut ve
somut, farklı kapılar açacak önemli iki kavram… Fikirlerinizi
beklerim.”
Somut,
beş duyunun algı alanına girenler olarak tanımlanıyor… Duyularımız
belli frekanslardaki titreşimlere duyarlı. Ancak frekans aralıkları kişiden
kişiye farklılık gösterdiği gibi, kişi için de sabit değil. Bilinç
yolculuğunda, kişinin alıcısı olduğu titreşim aralığı da genişliyor.
Ve adım adım, soyut somuta dönüşüyor bu yolda…
Mevcut
realitede duyu alanlarının sınırlaması dahilinde, beyin fizik bedenin bir
parçası olarak somut iken, beynin melekesi olan akıl beş duyu ötesi bir
olgu… Salt somut tezahürleriyle değerlendirilebiliyor. Ola ki mantal
bedenin titreşim alanına uyumlanabilsin kişi, akıl da görülür, koklanır
hatta…
‘Vicdan nedir...? İçteki, ÖZdeki ses denir… İçimizdeki
hakim de denir... Her yüzde zuhur eden vicdan aynı değil... Bana vicdanlı
gelen başkasına göre vicdansızca gelebiliyor... Ego, malum ne anlama geldiği...
Vicdandaki bu kadar farklı yüzü nasıl açıklayabiliriz...?"
Vicdan,
çoğunlukla ahlak olgusuyla ilişkilendirilir zihinlerde ve bu nedenle onca
farklı anlamla çıkar karşımıza. Şüphesiz, tanımlamaya aşık olan
ekollerce binlerce yıldır binbir tanımı konulmuştur insan önüne… Kah
“edimin ruhu” denmiştir vicdan için, kah “tanrısal iradenin organı”…
Kaçınılmaz bir doğru-yanlış terazisi olarak değerlendirenlerin yanısıra,
vicdanı terkedilmesi gereken geleneksel, göreneksel ilkelerin bütünlüğü
olarak görenler de vardır.
Tanımlamanın,
sınıflamanın yarattığı sınırlılık içinde “vicdansal” olanın görecelik
taşıması şaşırtmamalı. Oysa vicdan, varlığımızın bütünle bağlantılı
olduğunu “bilen” veçhesidir ve bu yüzdendir ki sınırsız ve sonsuz
olanın tanımlanamazlığını içerir. Vicdan kaynaklı seçimler, anlıktır
-- öncesiz ve sonrasız, plansız ve beklentisiz… Ve vicdansal olanın ölçütü,
kişide uyanan şaşmaz bir “uygunluk” duygusudur.
“Bilim hür akla, düşünceye gereken önemi verip, konuyu enine boyuna her
yönü ile inceleyip sağlıklı bağlantıları kurduğunda, bağlantıları
kurarken bireysel, toplumsal kirleri, yanlışları, çıkarları karıştırmadan
yaparsa doğru sonuçlara erecek… “
Bilimin
içinde bulunduğumuz fizik evrene uyumlanmamızdaki katkısı doğaldır ki
tartışma götürmez. Belki sorgulamamız gereken
bilimsellik
adı altında kişilerin benimsediği ve kullandığı belirgin düşünsel
kalıplar ve bunların yansımaları...
Bir
olgunun bilimsel olarak kabul görmesi için kanıtlanabilir olması beklenir.
Kanıt kabul edilen niteleme ise, olgunun istenilen anda tekrarlanabilmesi,
aynı koşullar altında aynı sonuçları vermesi ve bu sonuçların herkes
tarafından gözlemlenebilir olmalısıdır. Ancak kanıtın algılanması beş
duyuyla sınırlıdır ve bu da kaçınılmaz olarak en az katı madde kadar
gerçek ve işlevsel olan düşünce ve düşüncenin türevi duyguları devre
dışı bırakır.
Bilimsellik
arayışı içinde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, bilimin düşünsel
evreni anlamadaki mevcut yetersizliğini gözden kaçırmamaktır. Bilimsel
gelişmedeki sınırları zorlayan ivmeye rağmen, gelinen noktada yaradılışın
asal ve belki de tekil parametresi olan düşünce enerjisini sınıflamak, ölçmek,
tartmak mümkün mü? Veya sarsıcı bir fiziksel sonuç doğuran bir düşünsel
süreci yeniden, aynen tekrarlama olasılığı var mı?
Bilimsel
çevrelerde rastlanan başka bir zaaf ise bir olgu kabullenilmeden önce tüm
vecheleriyle araştılırken, reddetme konusunda aynı titizliğin gösterilmemesidir.
Bilim,
din ve felsefe... Aynı gerçeğe üç farklı pencereden bakan, birbiriyle örtüşemez
olduğu varsayılan ve bu yüzden bir diğerini yadsıyan veya çatışmayı
seçen üç temel öğreti... Tıpkı bir fili tanımlamaları istenen gözü
bağlı üç kişinin, bulundukları noktadaki algılarına göre farklı sonuçlara
ulaşmaları gibi, çalışma evreni sınırlandığında bütünsel bir
senteze ulaşmak mümkün görünmüyor.
Oysa
kuantum fiziğindeki gelişmelerle ilk kez bilim, din ve felsefe bir ortak
payda bulma şansını yakaladı. Maddeyle enerjinin bu kadar içiçe ve sürekli
etkileşim içinde olduğu bir makrokozmoz içinde, herşeyin temelinde
yatan sonsuz bir enerji ağıyla bağlı olduğumuzun bilincine varınca,
birbirimizle çatışmanın kendimizle çatışmak anlamına geldiğini düşünmeden
edemiyor insan...
“Hep şaşan yanımız, ‘BANA GÖRE’
diye başlayan mantık yanımız…”
Bense
‘BENCE’ kelimesini, fikirlerin göreceliğini vurgulamak amacıyla kullanırım
hep. Ben de ‘Bu böyledir!’ demek yerine ‘BENCE bu böyledir’ demeyi
yeğledim hep… Umarim, dilerim bunu hissetmişsindir…
“Dost o ki, senin egonu beslemez, seni öldürür, seni benliğinden öldürür;
koş ona…”
Oysa
nasıl kaçmak isteriz, egomuza dokunan sözden, gözden… Öz olandan kaçıştır
bu aslında, bilene…
Bilsek
de, gülümsesin isteriz DOST yine de…
Ve
sevgiyle…
