Selam...
"Bilinç
yolculuğunda, kişinin alıcısı olduğu titreşim aralığı da genişliyor.
Ve adım adım, soyut somuta dönüsüyor bu yolda…
cümlenizi
misallerle açar mısınız...? Bildiğiniz gibi beş duyu kanalından
gelenler beyinin belli bölgelerinde olan bioelektrik akımdan başka bir şey
değil... Mesela mavi gök derken aramızda ortak olan mavi ve gök
kelimeleri… Aynı şeyleri mi kastediyoruz, bunu hiç bir zaman
bilemiyecegiz… Çünkü ifade ötesinde algıladıklarımı aynı ile bir başkasına
aktaramam. Dışarıda dediğimiz gök, beyinde algılanmada… Dışarı
nere...?"
Birliği hissetmenin bir yolu olarak, evreni kendi bedenim gibi düşünürüm,
belli yoğunluk anlarında. “Her şey içimde” duygusunu büyütmek adına…
Mavi de, gök de içimde… Dışarısı YOK… Aslında gerçek olan da bu.
Kozmoz sürekli bir bütünlük, iç ve dış tanımayan… Gözlemliyene göre
sınırlanıyor, sınıflanıyor sadece.
İkiliği
yaratan, gözlemliyenin “zihin” perdesine bakıyor olması. Zihin gerçek
anlamda bir perde, ışığa hazır olmayanlar için bir koruyucu adeta. Bu
perdeye yansıyan ise gerçeğin bulanık bir görüntüsü oluyor. Görünenler
somut kabul edilirken, görünemiyenler soyutun belirsizliğini taşıyor.
Zihinde arınma ile görüntü netleşiyor, soyut alandan somuta geçişiyor
nice görüntü… Ama hele ki zihin perdesi kalksın, o ışık, ah o ışık,
içinde ne somut kalıyor, ne de soyut…
“Rüya hayal diyoruz... Şu andaki yaşam da hayal değil
mi...? Aralarındaki fark, farklar neler...? Rüya ve şu an ki yaşam… algılar…
Açılımlarınızı beklerim.”
Yollar hem ayırır, hem buluşturur
mekanları,
Amaçlar kah böler, kah uzlaştırır insanları...
Rüzgar söndürür mü, körükler mi alevleri?
Aynı Güneş kavurur mu, yaşatır mı bitkileri?
Konuşmanın
anlamı ne sesler duyulmazsa,
Sesleri niteleyen sessizlik varolmasa?
Gözlerle görülüp, dokunulan şey gerçekse,
Görüp dokunulmayan rüyaların gerçeği ne?
Sevgide
olmak da mümkün, boğulmak da,
Bilgiyle doğrulmak da, yanılmak da...
Beyazın yansıtır da, yutar ya siyah perde,
Doğrudan yanlışa geçilen çizgi nerede?
Chuang Tzu (İ.Ö. 4. yüzyıl) en çok şu mesel ile
bilinir:
Chuang
Tzu bir gün rüyasında kelebek olduğunu gördü: Sevinçle kanat çırpan,
mutlu, Chuang Tzu diye birinden haberi bile olmayan bir kelebek.
Sonra
uyanıverdi birden… İşte Chuang Tzu olmuştu yeniden!
Düşündü:
‘Acaba Chuang Tzu mu kelebek olduğu görmüştü düşünde, yoksa
kelebek miydi Chuang Tzu olduğunu düşleyen…?’
Rüyada iken yaşadığımızın GERÇEK olduğuna yemin edebiliriz… ta ki
uyanana dek… Peki şu anki realitemizden uyandığımızda ne hissedeceğiz…?
Kişi
dahil olduğu ve uyumlanabildiği titreşim alanını “gerçek” olarak değerlendirip,
bu alanın dışındakileri yadsımayı seçiyor. Aslında gerçeği algılayışımızın
ne denli göreli olduğunu göstermek adına çok önemli kesitlerdir rüyalar.
Oysa çoğumuz için rüyalar ‘eğlencelik’ olmaktan öte bir değer taşımıyor
hala.
Uyku
halinde, bedensel faaliyetlerin azalmasına bağlı olarak zihnin de sakinleşmesi
sonucunda, bilincin farklı titreşim alanlarına dahil olmasıdır rüya… Rüyaların
bir kısmı günlük olayların kortekste asılı kalan izlerinin bilince yansımasından
ibaret. Burada fizik plana çok yakın bir titreşim alanı söz konusu. Ancak
‘astral yolculuk’ da denilen bir kısım rüyalarda, bilincin çok daha yüksek
titreşimlere uyumlanması sonucunda, üst gerçeklik alanlarına geçiş gerçekleşir.
Bir bakıma bir bölgeyi yukarıdan seyretmek gibi, üst planlardan çekilen
bilgi “haberci” rüya niteliğini taşır.
Aslında
herkes ‘astral yolculuk’ yapar.
Uyurken, hızla yüksek bir yerden yere doğru düştüğümüzü
hissettiğimiz olmuştur. Tam o anda da bir sarsıntıyla uyanırız. İşte
bu, frekans geçişinin ani ve keskin olması sonucu yaşanan bir haldir.
Belli bazı yöntemlerle, astral yolculuğu yönlendirmenin mümkün olduğu söylenir.
Ama böyle yöntemlere başvurmadan da, kişi ruhsal gelişiminin doğal süreci
içinde astralde gitgide daha yüksek boyutlara ve o boyutların bilgisine ulaşmaya
başlar.
”Vicdan seçimini neye, nelere göre
yapar...?”
Neye göre…? Sevginin dışında bir referans aradığımız
anda, düalite içindeyizdir… Tanımlamalara
yöneldiğimiz anda, parçalanmaya başlarız, her boyutta…
Sev,
severek yap yaptığın herşeyi ve orada, o anda bırak!… Yaptığını düşündüğün
anda, önce veya sonra, zihindesin demektir ve yine ikiliğin oyununda…
Yaşanan
realitede, vicdan maskesiyle gezen egonun ta kendisidir çoğunlukla, ince
veya kalın… Ve, kendi yüzünün bile farkında olmayan nice kişi,
maskesini de hissetmez, şaşmamalı… Nedir, eğer bir tavırda “yardım”
zihniyeti varsa, “yol gösterme” çabası varsa, acıma, bağışlama, vs.
gibi güdüler varsa, kişi kendine diğerlerinden farklı ve üstün bir rol
biçiyor demektir. Hatta “haklısın” demekte bile ego işbaşındadır.
“Bak ben seni onaylıyorum” ifadesidir bu, ki sevinçli bir gurur taşır
derinlerde. Bu durumda en iyi niyetli görünen veya olan çoğu davranış,
nefsi beslemektedir, ince ince veya kalın kalın…Ama vicdan adına yaşanan
en tipik sapma, "iyi olma" veya "iyi görünme" çabasıdır...
Aklıma
gelen ilk örnek... Dişini fırçalarken, kullanmadığın süre içinde
musluğu kapatmak... Bunun, "aman su parası az gelsin"den, başlayıp,
"memleket ekonomisine zarar gelmesin"e, "dünya su
reserveleri sınırlı, dikkatli kullanmalıyız"a kadar uzanan nedenleri
olabilir. Şüphesiz her durumda, sonuç "su" adına olumludur. Ama
kişinin motivasyonu, ruhsal açıdan farklı nitelikler taşır. En olumlu görülenin
bile gerisinde "Bak ben ne iyi insanım!" gururlanması yatıyordur
sanki... Oysa "suyu sevdiğim için ziyan etmek istemem" anlayışı en
sade, en "ego"suz olanı...
Vicdan,
yalın, sade ve maskesiz gezer…
“Esruhunuzun gözleri sizin gözlerinizdir…
cümlesini açmanızı isterim...”
Sevginin çok daha düşük titreşimli türevlerinde bile “biz”lik ve
“bir”lik bilinci kendini gösterir. Sevenler birbirlerinin gözleriyle
bakar gibidirler evrene… Hele ki eşruh bütünlüğünde, hele ki ÖZdeki bütünlüğün
her boyutta hissedildiği o paylaşımda, birebir eşleşir duyumlar… Görülen
aynıdır, ortak bir pencereden…
Ve sevgiyle…
