28
Temmuz 2001
Selam...
İzin verirsen yazdığın sözler çerçevesinde kendi SEVGİ/DOST anlayışımı
yansıtmaya çalışayım, Güneş biraz daha farklı hissediyor sevgiyi, ne
yapsın… :)
* * *
Tüm varlığını
ayakları altına seremediysen, sevgin kemâline erişmemiştir.
Sevgi, hiç
bir şey talep etmez, farklı hiçbir şey yapmanı gerektirmez ki.
Herşeye
sahip olmak ile herşeyi terk etmek arasında bir fark yoktur o bilinçte, ve
de belli bir tavrı seçmek için bir neden…
*
* *
Gerçek
sevgi, sahibini, önce gururunun kölesi olmaktan kurtarır.
Yeter ki, kişi
sevdiğinin gururuna köle olmayı seçmesin bu defa da…
Sevgi, özgürleştirendir,
her bağdan…
*
* *
Sevdiğinle
beraberken etrafı gözün görüyorsa, bil ki sevginde yalancısın, sadece
kendini aldatıyorsun.
Oysa bence
sevgi, asıl “etrafı” gösterendir… Herşey sevdiğin kadar güzel ve
sevmeye değerdir, sevince…
*
* *
Sevginin
kaynağı sendedir.
Salt
sevgi olduğunun bilincine varana dek, sevgiye kanalsındır, kaynaktan
beslenen ve yayansındır…
*
* *
Sahip olduğunu
sandığın her şeyden kopmanın ızdırabını
tadacaksın!..
Izdırap
anlayışı bana ters geldi hep… En belirgin kutuplaşmamız, haz- ızdırap
tanımlarımızda kilitlenmiş... Bu zihinsel kalıp kırılsa keşke.
Bence
“Sahip olduğunu sandığın her şeyden kopmanın sevincini tadacaksın”
demeli, çünkü gerçek sevince giden yol bu…
*
* *
Sevgin yüzünden
terkedebildiklerin, sevginin ölçeğidir.
Ama sevgi
bir şey istemez ki!… Egosuzdur çünkü…
Sevginin ölçeği
yoktur ki, sınırsızdır, nasıl ölçeriz…?
*
* *
Değerin,
duyguların kadar değil, idrak ettiklerini tatbikata sokabilmen kadardır.
Üzgünüm,
ama “değer biçmek” de yoğun kutupluluk içeren bir anlayış… Değerse,
herkes, her konumda, her tavırda değerlidir bence. Ve duygular da sonuçta
bilinç seviyeni yansıtır yaşama… Ve “idrak seviyesini tatbikata
sokma” aşamasında duyguların işlevi ummadığımız kadar büyük…
*
* *
DOST'unuz,
her şeyinizi açık açık söyleyebildiğinizdir!
Kendimize o
denli uzak ve yabancıyız ki… DOST’a söylenen de bundan öte ve özge
olabilir mi… Ta ki, ta ki kişi kendisiyle buluşana dek…
*
* *
Menfâat
ve maddîyattan soyunmamış olanlar, "DOST"
olamazlar.
En başta kendilerine…
*
* *
Bedbaht o kişidir
ki, "DOST"uyla beraberliğin yolunu bilir, fakat dünyalığı onu
engeller.
Bence de…
:-)
*
* *
Usta
eserinden, kişi Dostundan tanınır.
Ben DOST’u
bulmuşsam, razıyım beni kimse tanımasın!…
*
* *
DOST,
seni, "sen"den kurtarandır!..
DOST,
seni, ‘sen’den kurtarandır!.. Ve seni sana verendir…
*
* *
Geçen günler,
seni benliğinden arındırmıyorsa, kendine bir DOST
ara!..
Arama!…
Kendinde bulamadığını hiçbir DOST bulduramaz sana…
*
* *
DOST o ki, uğruna herşeyi terkedebileceğin, ama hiç bir şeyi terketmen
veya biriktirmen gerekmeyen…
"Birliği hissetmenin bir yolu olarak,
evreni kendi bedenim gibi düşünürüm… Bu cümlenizi daha da açmanızı
isterim…”
İnsanoğlu, evren denilen bütünün bir parçasıdır.
Uzay ve zamanla sınırlanmış bu parça, kişiliğini, düsüncelerini,
duygularını geri kalandan ayrıymış gibi algılar. Burada söz konusu
olan, bilincini etkileyen bir çeşit optik yanılsamadır. Bizim için, bu
yanılsama, bize yakın bazı kişilere karşı olan sevgimiz kadar, kişisel
arzularımızı da sınırlayan bir hapis gibidir. Görevimiz, bütün canlıları
ve tüm güzelliğiyle doğayı içine alacak kadar, merhamet çemberimizi
genişleterek bu hapisten kurtulmak olmalıdır. Kimse bu noktaya tam olarak
gelemeyebilir ama, böyle bir amacın peşinden koşmak, içinde yine de, kısmen
özgürlük ve temelde iç huzuru barındırır.
Albert Einstein
Her insan bir evren… Her beden, her parça bir evren… Cüzde öze ulaşabilen,
bütünü de idrak eder, yol bu…
Kendimi
bilemediğim kadar bilemiyorum evreni.
En katı, en
kolay anlaşılabilir olması gereken bedensel bütünlüğümüzü bile ne
kadar tanıyoruz? Tek tek parçaları çalışmak, parçanın bilgisine
varmakla bütünü anlamak mümkün değil. Gerçek anlamda tanıma, örneğin,
gen yapısını bile ANINDA değiştirebilme erki… bu erki kullanmak veya
kullanmamak konusu bile değil. Bir bakıma bedenin tanrısı olma hali…
Ve insan,
salt beden değil şüphesiz! İnsana dair nitelikleri sınıflayarak onu tanımladığını
sanmak büyük bir yanılgı. İnsan evren kadar sınırsız ve sonsuz… Tanımak,
tanımlamak mümkün değil… Peki mümkün olan ne…? Kabul etmek,
uyumlanmak, ben olan, sen olan, herşey olan alana karışmak… Kocaman bir
beden gibi, tek nabızda atmak…
“Rüya
gerçek o anda, çünkü
etkileniyoruz iyi ya da kötü... Bir dikkatimi çeken de, şu an bize ters
gelenleri rüyada da yapamıyoruz… Yalan söyleyemen rüyada da yalan söyliyemiyor.
Buradaki HALimiz rüyaya yansıyor...”
Bundan emin
değilim… Bize dair nitelikler bir bütünlük taşıyor, kabul ediyorum,
ama henüz farkındalık alanımıza dahil olmayan öylesi veçhelerimiz
var ki… Rüyalarda, bu alanlara dahil olmak ve çok farklı bir BEN olarak
şaşırtıcı deneyimlere katılmak da mümkün…
“İNSANLAR UYKUDADIR, ÖLÜNCE UYANIR
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ
Uyku hali, ölüm
hali ve uyanıklık hali ne anlamlara geliyor...?
Bedenli olmanın sınırlılığı içinde bir şuur
daralması yaşıyoruz, bundan bahsetmiştik. Bu plana uyumlanmak adına,
ruhsal potansiyelin planı çerçevesinde, bir tür akit ile bu deneyimine adım
atmış olduğumuzu “unutuyoruz”. Tıpkı uykuda gibi, bir rüyayı yaşıyoruz.
Nasıl rüyaların sembolizması içinde farklı boyutların bilgisine ulaşmak
mümkünse, bu uykumuzda da her bir deneyim örtük olarak üst realitenin
bilgisini sunmaktadır bize aslında. Deneyimleri doğru OKUyabilirsek, hatırlamaya,
uyanmaya başlarız. Bu, ölmeden önce uyanmaktır, ölmeden önce bu boyutun
yalancı gerçekliğine ölmektir işte…
Rüyada alt bilinç ve üst bilincin etkileri
nelerdir..?”
İlginçtir,
herhangi bir düşünce “yazılı” olduğu zaman daha bir geçerlilik
kazanıyor sanki, kalabalığın değerlendirmesinde… Sanki öznelliği
nesnel kılıfında “satan” bir saklı güç söz konusu “yazılı”
olanda… Ama sonuçta, her bilgi, iletenin filtresine bağımlı ve farklı
derecelerde de olsa öznel niteliği tartışılmaz.
Ne din, ne
bilim, ne de felsefe, hiç bir alanda derinlemesine araştırmam olmadı.
Belleğimin zayıflığı bir lütuf oldu adeta bana, okuduklarım zihnimde
kalmadı fazlaca. Her ne ise bana çarpan bu yolculukta, her ses, her söz,
her imge, bende olanı harekete geçirmek adınaydı, simdi bunu daha net anlıyorum.
Bu durumda, eğer söylediğim herhangi bir şey, belli bir düşünce
sistemiyle benzeşiyorsa, bu sadece bilginin kaynağının BİR olmasından
dolayı… Bu da bana sevinç veriyor.
Rüyalar
konusunda da okuduğum bir-iki makaleyi geçmez. Bunlardan bende kalan tek şey,
rüyaların sembolizmasını cinsellik üstüne inşa eden, şuuraltı kavramını
adeta cinsel takıntılarla eşleştiren bir anlayış… Sanırım burada asıl
olay, bu teorileri geliştiren ve destekleyenlerin kendilerinin takıntılı
olmaları! Açıkcası başkalarının “takıntıları” ile uğraşmaktansa,
kendi takıntılarımı yeğlerim! :-)
Evet, alt-üst
beyin sınıflamasını duydum. Sanırım Doç.Dr.Nusret Kaya’nın seçtiği
bir sınıflama. Anladığım kadarıyla, üst beyin tanımlaması, SOL LOP,
alt beyin ise SAĞ LOP yorumuna tekabül ediyor. Şuuraltı ise ikisi arasında
bir alan olarak ifade edilmiş. Şuuraltında yer eden tıkanıklıklar,
beynin iki lobunun bir arada, dengeli çalışmasını engelliyor.
Bir önceki
mektupta sözü geçen korteks rüyaları üst beyin/sol lop, haberci rüyalar
ise alt beyin/sağ lop kaynaklı. Şuuraltı birikimi ise her iki tür rüyada
da kendini gösteriyor. Ola ki, rüyalardaki semboller anlaşılırsa, kişi
kendi takıntılarının farkına varabilir ve bunlardan kurtulmayı başarabilir…
Görüş bu…
Bense uyanıkken
gördüğüm rüya ile daha fazla ilgiyim… Asıl öğretmenim, birebir yaşadıklarım…
“Eşruh tanımını ilk duydum... İfadelerin
ışığında, birbirlerini Öze taşıyan, sonunda sensiz, bensiz BİR olan
formlar... Bu boyutta ayrılık söz konusu, ama bilinçte birlik, birliğe
birlikte yolculuk... Bilemiyorum doğru mu anladım...?”
Benim anlayışım
da bu yönde… Ama, yaşamadığım bir hal için, belli bir kesinlikle bir
yorum yapmam mümkün değil… :-)
Ve sevgiyle...
