Günaydın...
Evet, ÖZ'de
biriz, o alan içinde devinip duruyoruz.... Sonsuz bir enerji alanı ve her an
değişmede... Aynı okyanus içinde yüzen farklı formlarda buz parçaları
gibiyiz. İçimiz de su, dışımız da... Aslında iç/dış ayrımı da
zihnin kurgusu, ama kılıflarımızın yarattığı düalite içinde ayrı ve
zıt kavramların da form tutması kaçınılmaz.
"İsim
isimleneni ne kadar ifade eder...? Sadece düşüncemizi ona yöneltir, çağrıştırır...
O çağrışanların ilgilerini kurarak yeni yeni sonuçlara ulaşırız...
Ama ne kadar, ya da ne kadar doğru sonuçlara...? İsim dedik... İsim alır
bizi bir yerlere götürür, bir yerlere işaret eder... İsim kabuk... ÖZ
ne..? İsimlenenin ÖZüne erdik mi...? " diyorsun.
Tüm
kelimeler, isimler de bu düalite içinde, sınırlayıcı, kalıplayıcı
nitelemeler sonuçta. Ve izlenen izleyene bağlı olarak mana bulmakta... O
mana ki hem izleyenin, hem de izlenenin filtrelerine bağımlı... Ve o
filtreler arınmadıkça mana da bulanık, dağınık ve evet, göreli...
Hepimiz öyle
çoğuz ki... Kat kat boyutlarda sürüyor varlığımız. Sonsuzu bir bedende
deneyimlemek! Şüphesiz tenden öteye geçiyor "ben" olmak...
"Ben" binbir veçhesiyle yansıyor her etkileşimde, algılayana göre
algınaşı da farklı tonlarda oluyor.
Evet, bütünün
bilgisi her bireyde, herkes herşeyi kapsıyor... Bu "çokluk" içinde
bireyi özgün kılan bir seyler olmalı... ve "özgür irade" çağrışımında
seçimlerle bireyselleşiyor kişi...
"Bence"
olanı söyleyeyim -- yaşama katılırken, kendimce "iyi" dediğim
hali seçiyorum ve bu "iyi"yi netleştirmeye, bu yolda uyumlanmaya
çalışıyorum. Kendimce her sabah "yaşama niyet ediyorum". Bir şekilde
yolumu hatırlatıyorum kendime. AN'ı değilse bile GÜN'ü yakalamak çabasındayım
adeta...
Bunlar Güneş'e
dair... Peki ya sen...?
Sevgiyle...
