Yazı Sayısı: 994
Sayfa Sayısı: 50 İzlediğiniz Sayfa: 1 |
| |
Tanrım, o sofra o kadar güzel donatılmıştı ki. Aman Allah’ım diyordu. İnsan bir kez dünyaya geliyor. Reenkarnasyona da inanmıyordu. Bu sofra kaçırılır mıydı? O da kaçırmadı. Ama o sofrayı kuranlarda, hazırlayanlarda, yiyenlerde, toplayanlarda biliyorlardı ki devletin parası ile kurulmuştu. Devletlerin kaynaklarını sofralarda tüketenler halklarını kulluğa itiyorlar, kulluğa itilenler ise kendilerine yeni patronlar arıyorlardı. Devletin sofrasında devlet tüketildikçe, kulluk, kölelik, azap, sömürü şiddetleniyordu. Artık özgürlük kimsenin umurunda değildi. Yeter ki köleler yeni sığınılacak kapılar bulsunlardı. … O sofranın olduğu ülkede insanlar beslenemiyorlardı. Hastalığa yakalanıyorlar, kolayca hastalıklara yeniliyorlardı. O sofralar çok pahalıya patlıyordu o ülkenin insanlarına. O sofrada tıka basa yeniliyor, bir insan, en azından on kişinin yiyeceğini yiyor, doymuyor, daha fazla yiyorlardı. Bu arada doktorlara haber salınıyor, doktor deniliyor, öldüm hazımsızlıktan, ver bir ilaç, sofraya devam edeyim. Her zaman böyle fırsat ele geçmez. Doktorlar bir danayı öldürecek yiyeceği yiyen zatlara ilaçlar veriyorlar, ilaçların bile yetmediği noktada sadece hastalık, ölüm korkusu onları engelliyor, frenliyordu. Nasıl olsa bu devletin olanakları bende olduğu sürece daha çok sofralar, daha çok akşamları var diyordu. Nasıl olsa bu kadar sömürünün olduğu ülkede biz daha çok sofralar kurarız. Tokluk gözlerini karartıyor, açların halini değil düşünmek, görmek istemiyorlardı. Vallahi gözümüz yoktu, yeter ki devletin, yetimin, garibanın, fakir fukaranın kanından, kursağından çalınmış olmasaydı. Vallahi sözümüz yoktu, vallahi isyanımız yoktu devletin sofrası olmasaydı. Sözümüz yetimin kursağından çalındığı içindi. Sözümüz o ülkenin sağlığından eğitiminden adaletinden çalındığı içindi. Sofradan kalktıktan sonra o sofranın bedeli o ülkeden isteniyordu. Zavallı halklar ise o sofralarda ödenen bedellerle soğukta üşüyüp, hastalıkta kırılıyor, işyerlerinde ölesiye, kölesiye çalıştırılıyordu. … Ah o sofralar, o tabaklar, o çatallar, o kaşıklar, o bardaklar dilleri olsaydı konuşacaklardı. Tabak, çanak, kaşık, bıçak dile geliyor, o Allah bana can verseydi, ben kılıç olur ellerine batardım diyordu. Haramın bir parçası olmaktan kaşık, çatal utanıyor, midelerini işkembeye çevirenler ise insanlık değerlerini yağmura sele veriyorlardı. O sofraları dolduranların yürekleri dilleri, beyinleri akılları eriyor nefisleri uğruna halklar yoksulluğa itiliyorlardı. Sonra. Sonra. Bu ülkelerde gerçekler unutturuluyor. Gündemler değiştiriliyor. Açlık yoksulluk, yolsuzluklar yokmuşçasına insanlar hayali, sisli karanlıklara itiliyorlardı. Sis kaybolunca gerçekler çok ağır oluyordu. Halklar, insanlar biz neden böyle yaptık, biz neden gözümüzün görmediği, kulağımızın duymadığı aklımızın ermediği ırmakta yüzdük diyemiyorlardı. Dillerini, yüreklerini, beyinlerini susturan insanlar onları birilerine emanet etmişti. Ama emanete hıyanet doluydu bu ülkelerde. Sömürülen, ezilen, bir deri bir kemik kalmış insanın sessizliği ürkütüyordu. … Sömürülen, ezilen yaşamları çalınan insanların olduğu ülkelerde, ey soysuzlar… Ey Allahı kandıranlar… Ey Afrika’da açlığa neden olup sonra, misyonerlerini gönderenler, ey dünyada savaşa, yoksulluğa, yoksunluğa neden olanlar… Sofralarınıza iyi bakın bir çocuğun gözyaşlarından pişirilmiş çorba var, kaşık kaşık, kepçe kepçe için o çocukların gözyaşlarını geleceklerini hayallerini, rüyalarını indirin doymayan midelerinize. … Birazdan önünüze anaların gözyaşlarından yemekler konacak. O analar ki çağlar boyu acılar içinde kıvranmıştır. Sofralarınız çalınmış yaşamların katlanılmaz ızdırab öyküleri, çaldığınız yaşamlarla doludur. Dökün acıları yemeklerinize siz başkalarının acılarından zevk alırsınız. Başkalarının mutluluğu size rahatsızlık verir. Güldüğünüz yerde nasıl gülebilir insanlar. … Ama elbet bir gün acıları bitecek dünyanın. Bitecek elbet bitecek. Karanlıklarından sıyrılacak dünya. Sofralar acılarla pişirilmeyecek. İzin vermeyecek geleceğin çocukları. Bakmasınlar, kusura bakmasınlar çocuklar. Biz onlara öyle bir miras bıraktık. Özür diliyorum. Kabul etmeyeceksiniz biliyorum. Ama ben ayaklarınıza kapanacağım. Affedin affetmeyin ama inanıyorum ki, geleceğin çocukları bizden daha cesaretli çıkacak. Namussuzlara hırsızlara, insanlığı karanlığa sürükleyen kendi iğrenç nefsini tatmin edenlere dur diyecekler. Diyecekler elbet. Onlar geçmişleriyle gurur duymayacaklar ama ben onlarla gurur duyacağım. Çünkü diyecekler bu kadar talan edilirken insanlar, bu kadar acılar içinde kıvranırken çocuklar, nasıl bakabiliyordunuz birbirinize nasıl insanlıktan bahsedebiliyordunuz. Bu kadar korkakken, tabii ki namussuzlar dolduracaktı dünyayı Ama her neyse… Daha eşitlikçi, daha paylaşılır, sevgi, saygı, hoşgörü dolu, insan dolu bir dünya dolduracak yaşamı. Kendim kadar inanıyorum. … O ülkelerin evrensel değerlere inanan yüreği sevgi, gözü hoşgörü, dili barış, beyni çözüm dolu hangi yerde olduğu hangi düşüncede olduğu önemli olmayan yiğit çocukları… Acılardan beslenen, sofraları kan, irin dolu sömürücüler ezenler, toz dumandan, yıkıntılardan, depremlerden sellerden etkilenmeden çıkanlar, unutmayın, her ülkenin yiğit çocuklarını… Selam aydınlık, demokrat, çağdaş, sömürüsüz bir dünya isteyen yolculara. Selam. Dünyanın size her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.
|
| Turkiye |
|
|
|
İsim:
ÖMER TEKİN
Tarih: 11/24/2009
( 11:10 )
|
IP
Kayıtlı |
|
Dunyanin En Degerli Varliklari Olan Siz Ogretmenler! Bugun, Turk Ogretmeninin Seref Gunudur. Ona Olan Saygiyi Yenileme, Onun Yuceligini Anma Gunudur. Boyle Anlamli Bir Gunde Hepinizi Sevgiyle, Candan KutluyoruM..
|
| Turkiye |
|
|
| |
Yol arkadaşım gördün mü, Duydun mu olup bitenleri? Kıskanıyor insan bazen, Basıp gidenleri
Yalnızlaşmışız iyice Üstelik de alışmışız Hiç beklentimiz kalmamış Dosttan bile
Korkular basmış dünyayı Şimdi bir semt adı “vefa” Kutsal kavgalardan bile Kaçan kaçana
Anlaşılır gibi değiliz Tek bedende kaç kişiyiz Hem yok eden, hem de tanık Ne esaslı karmaşa
Ben sana küsüm aslında, haberin yok Koyup gittiğin yerde kötülük çok Kime kızayım, nazım senden başka kime geçer? Benim sensiz kolum, bacağım, ocağım yok
Sen esas alemi seçtiğinden beri Ben o saniyede bittiğimden beri Dünya bildiğin dünya, dönüp duruyor işte Uzun uzun konuşuruz birgün son İstanbul beyi
Yol arkadaşım, nerdesin?
|
| Turkiye |
|
|
| |
Anadolu’ya korku salınıyordu. Gri bir sis bulutu, görüş mesafesini kapatıyor, sürekli gerçeğin özü kapatılıyor, insanlar görebildikleri kadar değerlendiriyordu. Korku yürekleri, akılları, duyguları, düşünceleri, sevgileri, ahlakı, demokrasiyi, sarıyor, sarsıyordu. Çemberine almıştı taşı toprağı, dağı, sokağı, apartmanı. Yüreğine oturuyordu yazarın, öğretim üyesinin, işçinin, köylünün, öğrencinin, esnafın bilcümle Anadolu insanının. Korku bu ülkede en fazla anaların yüreğine oturuyordu. Analara korku yansıyor, kocası işini yitirse anaya patlıyor, oğlan ders çalışmasa anaya, evlat uyuşturucuya kapılsa anaya, ne varsa yoksa bu ülkede yaşamın cehennemini en fazla analar çekiyordu. En fazla anaların gözyaşları dolduruyordu korku dolu ülkemi. … Korku bu ülkede her şeyin yeniden tanımlanmasını doğuruyordu. Her şey yaratılan korkulara göre yeniden adlandırılıyordu. Bu toprakların gerçekleri farklı abi deniliyordu. Siyasette korku, siyasi partilerde korku, politikacıda korku, felsefede korku, dergilerde korku gazetelerde korku hâkimdi. Yaşam yeniden tanımlanıyor, ortaya ucube bir şeyler çıkıyor, toplum bunun etrafında yıllarını, onlarca yıllarını tartışarak iki adım ileri bir adım geri, yerinde patinaj yapıyordu. Öte yandan ne sağlık sistemi daha iyiye gidiyor, ne eğitim sisteminde istenilen insan yetiştiriliyor, ne adalet toplumun istediği biçimde şekilleniyordu. … Bazıları o kadar korkuyordu ki, durumdan vazife çıkartılıyor, korkuyu yaratanlara yağdanlık yaparak, sanal korkular yaratılıyor, komplo teorileri ile toplum iyice korku sarmalına sarılıyordu. Korkuyu salanlara ortak oluyorlardı. Bazıları köşe yazılarında korkuya destek veriyordu. Okuyanların kafası allak bullak oluyor, şaşırıyor, korkunun rengi karanlık olduğundan nereye gitse gözleri görmüyordu. Korku dolu toplumda nereye kaçsan bir yere çarpıyordu insanlar, nereye gitse başı belaya giriyor, nereye kaçsa başını duvarlara vuruyordu. Gizemli yerlerden gelen sesler gibi, komutla hareket ediyordu kitleler. Korku tünelinin ucunda insanlara yakın zamanda ışık görünmüyordu. Korkunun rengi karanlıktı dedim ya. Korkuyu ayakta tutanlarda karanlık ruhlu idi. Korku özgürlükleri yok ediyor. Sevinçler, mutluluklar, huzur korkunun gölgesinde kutlanıyordu. … Korku dolu insanlar izini belli etmek istemiyor. Gölgelere basılıyordu. Gölge insanlar türüyordu. Buna rağmen aydınlanan, daha özgür bir dünya, daha fazla demokrasi, sömürüsüz bir dünya, hakça, adaletli paylaşılan bir zaman, mekân diyenler, belirlemek isteyenler ise birileri tarafından durduruluyordu. Korku daha fazla büyüyor, insanların nabızları her an başına bir şey gelecekmişçesine takır takır atıyordu. Diğer yanda evrensel, bilimsel, aydınlık çağdaş tanımlamalara aykırı düştükçe de korku toplumu sosyal yaşamı düzenleyen değerler çatırdıyor, bozuluyordu. Korkuyu yaratanlar aslında ülkenin sorunlardan kurtulmasını istemiyor sorunların varlığını kendi varlıklarına bağlıyordu. … Korku imparatorluğunda korku bir batında yenilerini doğuruyor. Bir korku paranoya biçiminde toplumu yeniden kuşatıyor kulaktan kulağa en başta bir olan korku en son kulağa ulaştığında içeriği, biçimi, anlamı, önemi değişmiş biçimde milyon oluyordu. … Korku insanların bireyselleşmesine yol açıyor. Toplumsal güven, dayanışma kalkıyor. Herkes kendini kurtarmaya çalışırken birileri yitiriyor, diğerleri kazanıyor, kendini kurtaranlarla kurtaramayanların maceraları efsaneleşiyordu. İnsanın insana güveni kaybolduğunda toplumun bütün değerleri çatırdıyor toplum harcını yitiriyordu. … Bu ülkeyi seven, bu ülkenin geleceğini, birliğini, dirliğini gerçekten samimi olarak, isteyen herkese düşen görev yaratılan korkulara karşı çıkmaktır. Bu ülkenin gerçekten özgür olmasını, yaşadığı coğrafyada üzerinden karanlıkların kalktığı bir ülke olmasını isteyen herkes korkulara karşı savaşım vermelidir. Makamınızı kaybedeceğinizi bile bilseniz korkuya değil gerçeğe bağlanınız. Servetinizi yitireceğinizi bilseniz kokuya karşı beraberce savaş verin. Korku dolu bir ortamda ne makamın anlamı önemi kalır, ne servetin ne hayallerin, ne umutların. … Dilerim, umarım yarın çocuklarımıza bırakacağımız ülke korkusuz olur.
|
| Turkiye |
|
|
| |
Biz gençlerimize cennetler mi sunduk da onlardan şikâyet ediyoruz. Onlara cehennemler sunduk da, onlar o cehennemler içinde kendilerine cennetler yaratıyorlar. Tanrı bu dünyayı, evreni, zamanı kimin cehenneme çevirdiğini çok iyi biliyor. … Ben kapımdan sevgiyle giren bir genci nasıl soğuk, önyargılı, karşılarım. Bana öğretileni değil, ben olması gerekeni uygulamalıyım. … Kapınızdan sevgiyle giren, insanın yüzüne gözüne bakın. Yüzünde gülücükler açan bir insanı nasıl soğuk karşılarsınız. Nasıl. Kapınızdan gülerek giren bir genci, duvarlarınızı örüp, kalelerinizin surlarından, çelik kapılarınızın aralığından, köprülerinden karşılayanlar. Neden mesafe koyuyorsunuz. Neden öteki yapıyorsunuz. Neden sınıflıyorsunuz. Bu hakkı nasıl kendinizde buluyorsunuz. Neden dışlıyorsunuz. Neden. … Hayata gülerek bakan genç kadar ülkesine umut veren bir oluşum yoktur. Ey gençlerin gülücüğünü ağlamaya çevirenler. Ey gençlerin sevincini yasa dönüştürenler. Ey gençleri kamplara ayıranlar. Ey gençlerin elele tutan ellerini, yüreklerini, akıllarını koparanlar. Ey dünyayı savaş çığlıkları ile kedere, tasaya, yasa, hüzne, eleme, güvensizliğe, belirsizliğe, yüreklerin yanmasına neden olanlar. Mutlu musunuz? Ama ne yaparsanız yapın doğan her güneşte gençler barışa, kardeşliğe, eşitliğe, hakça paylaşmaya, aydınlığa, sevgiye uyanıyorlar. Onlar gelecek çünkü onlar umut. Onlar rüyalarımız. Onlar olmazsa yarınlar olmaz. Onların gülümsemelerini selamlarım. Onların gözlerinin ışıltılarına saygılarım. En büyük erdem sevgileri büyütmek, sevinçleri yüceltmek paylaşmaktır. Bütün gençlere, evrenin neresinde olursa olsun sevgi saygılarımla. … Elbiseler maskelerdir. Elbisesine, saatine, traşına, altınlarına, kolyelerine ayakkabılarına bakarak insanları karşılayanlar. İnsanın asıl elbisesi yüzüdür. Sahtekâr olup olmadığı, samimi, iyi bir insan olup olmadığı elbisesinde yazmaz. Ama insan olduğu yüzünde gizlidir. Yüz en kutsal elbisedir. Yüzüne, ruhuna sevgi ipliğinden örmüş kumaşı, onu giymiş, onunla donanmış bütün gençlere asla bu elbiseyi çıkarmayın. Yatarken, uyanıkken.
|
| Turkiye |
|
|
|
İsim:
necmi dayan
Tarih: 10/31/2009
( 00:22 )
|
IP
Kayıtlı |
|
bazı bazen bazı yani işte...
...mısır yiyorum iki haftadır. Takıntı durumunu aldı. Bol acılı. Sarımsak soslu, acı biber, karabiber, kırmızı pul biber, tuz yani olsa yeşil biber, cin biberi sosu filan kattıracağım içine. Neden? Bu da sorulur mu? Acıyı daha çok tatmak ve sevmek için elbette. Ne var yani, biraz da ben yoğrulayım çiğ köfte misali acıyla...
Bu yıl çok ölüm yaşadım. Yani her Allah'ın günü yaşadıklarım yetmezmiş gibi bir de yakınımda burnumun dibinde ki ölümleri yaşadıkça bazı kişilerin de ister istemez canını yakabiliyorum ya da sıkıyorum her neyse.
Bu sıralar deli gibi yazmam bunlardan da olabilir. Dağıtmak için.
Oğlumun kitap okuma alışkanlığı tuttu. Pek olası görünmese bile bu durumunu destekliyorum. "Suç ve Ceza'yı" okumaya başladı. Bana sordu. Bir şey demedim. Oku bitir sonra düşüncelerimizi karşılaştırırız dedim. Memnun oldu ya da öyle göründü. Ne yapayım hazırcı olmasın..
Bu arada yazdıklarımı şiir filan zanneden kişilerden bir tanesi, sayfasına aldığı şiirlerimin tek sözcüğünde; mesela "keyifsiz" yerine ilginç bir şekilde "aaaaifsiz" yazıyor. Bilerek ve dikkat çekmek istiyorsa başka kapıya diyebilirim. Enteresan. Bir ara; şu anlarda çok meşgul olduğum için, sonra ilgilenirim her kimse. Ya da saygısızlığıyla başbaşa bırakabilirim.
Artık haberleride dinlemiyorum. Asabım mı bozuluyor? Hayır! İnsanları ağlar zırlar veya savaş alanlarına dönmüş meydanlarda telaşlı ürkek kaçar ve kanlı vaziyette görünce silah ve savaş karşıtlığımda kendime daha çok hak vermeye başladığıma memnun oldum. Her zaman dediğim gibi; Yaşasın Kardeşlik ve Barış.
Ben istediğim kadar yırtınsam da, umudum yok. Yani bu konuda. Söz söyleyenler ve susanlar var.
İyi. Göbüşüm iniyor. Kararlar aldım. Mutfakta kahve içerken ve oturduğum yerden ay ışığını seyrederken. Artık Mısır'ı sokmalıyım hayatıma, artık Koşma'yı Atlar gibi ve bir de Yazma'yı diyeceğim ama söz vermeyeyim bu konuda her an bırakabilirim de. Halbuki ayran gönüllü olmasam offf be kimbilir neler neler dökülür benden. Yok ya yazarken bile sıkılıyorum. Ölüm yaşadım bu yıl çok ölüm.
Fazla kalmayayım ve en iyisi şunu düşünmeliyim; yarın sabaha inşallah Deli Emin dükkanının kepenklerini sessiz açar ve inşallah sela okunmaz uzun bir zaman... Rahat bir sonbahar'ı çok mu gördünüz yaşamama? Yahu bırakın biraz yağmur biraz sonbahar biraz hüzün belki ilham perilerim gelir...
Bırakın yaşayayım. Zaten ilk işim de ilk sağnakla beraber yağmak olacak şehire. Belki şehrin temizlenmesine yardımcı olurum değil mi? Yeni sloganım da şu olacak; En iyi insan, insanca ve kardeşlikle yaşayan insandır. Ölüm mü? Düşünme bile. At çöpe içindekileri. Şeytan'a uyma. Sevgi sevgi sonunda...
|
| Turkiye |
|
|
|
İsim:
necmi dayan
Tarih: 10/29/2009
( 16:17 )
|
IP
Kayıtlı |
|
sığındığım ne var ki
...uzun zaman önceydi. Tuhaf bir duygu. Cam çerçeve buğulu pencere ilkyaz yağmuru kanatları ıslak güvercin...
uzun zaman önceydi. Havuzun yosun bağlayan dibi gibi değildi aşk...Ağır mı oldu? Ben-zetişim!
uzun zaman önceydi. Hurdacıya yıktığım hatta beleşe verdiğim kitaplar. İlk sayfalarına attığım tarihler çiziktirdiğim bir sürü satır altları var kırmızı kalemle.
uzun zaman önceydi. Haddim olmadı hiç bir zaman şiir yazmak şiir hakkında konuşmak. İmgeler filan örgüler bağlar dörtlükler ölçüler anlamadığım bir sürü nokta. Anlayanlara da saygı duymak lâzım...
uzun zaman önceydi.Yine de hoşuma giden ve güldüğüm yanları da var. Dünyanın süsü püsü. Yazmak ayrı sözcükleri toplamak ayrı ama bir de kusmak var. Ben bu kusmanın içindeyim. Nesillere iletebilirsem ne mutlu.
uzun zaman önceydi. Dünya benim için değil sizler için yaratılmıştı. Ben sizleri seyrettim sürekli. Suçlarınıza tanık oldum.
uzun zaman önceydi. Severken sürekli kendimi kandırdım. Aslında sevmemişim tüm çıktığım kadınları. Onlarsa sevildiklerini bilerek kendilerini kandırmışlar. Ne mutlu.
uzun zaman önceydi. Yabani palamut ve yabani kestane mevsiminde romantik yanlarım tutardı. Geçen bu huyumun kalmadığınıda öğrendim. Sevindim.
uzun zaman önceydi. Saksağanlar tırmandıkları basamaklı çamlar hoşuma giderdi. Oysa kuyruklarına baktığımda hem de bu gün pek de göründükleri gibi olmadıklarını andım. Çirkindiler. Yalnız yavrularına ve eşlerine sadıktırlar. Not etmekte fayda var.
uzun zaman önceydi. Okuldan firar ederdim hafta sonları. Hamamönü Saray Sineması... Çüş lan... Yaşlanıyor musun? Şimdiyse öğrenciler her gün firarda. Eğitimde bahane çok. Gel keyfim gel. Bizim firarlar boşa gitti elbet. Hani oğlan dese ki baba bu gün firar ettim vallahi hoşuma gidecek.
uzun zaman önceydi. Gece yarısı çığlıklar içinde kalmıştım. Yan bahçede ki yeni evli çiftten, dişi olanından geliyordu çığlık. Kocasını kaybetmişti kalp krizinden. Neden diyorum bu günlerde çoğaldı siren sesleri. Ambulansların biri geliyor biri gidiyor. Etrafta kriz sıkıntısı mı var?
uzun zaman önceydi. uzun zaman önceydi. çok çok uzun çok çok uzun zaman önceydi.
|
| Turkiye |
|
|
|
İsim:
necmi dayan
Tarih: 10/27/2009
( 20:21 )
|
IP
Kayıtlı |
|
Limoni
...temizlik için geç mi kalındı? Yeryüzünde bu denli kirli bir yer daha var mı?
Can dostum mundar mundar niye yaşamadık biz? Yıkanmadan silinmeden çamurun günahı yok ama çamur içinde..
Hassas teraziliğim tuttu yine. Aşınmış santimlerim gramlarım. Red etme hakkımı kullanıyorum red etme hakkımı kimliğimi insanlığımı.
Eskiden biliyorsun "Tipitip" sakızlar vardı. Üç kuruşa alır çiğnerdik. Yok sen çiğnemezdin ben çiğnerdim. Kötü alışkanlık. Üstelik yutardım şekerliydi ya...
Şimdi "Tipitip'ler" çoğaldı. Numaralısı var numara konulmamışı. Üstelik tadı bozuk bunların. Yani az kaza çiğnemeye filan kalksam veya kalksak zehirleniriz.
Geçenlerde sen geldikten bir kaç gün sonra oyulduğumuzu hissettim. Tâ bizim oralara kadar uzanmışlar. Ayaklarımın altında ucu yok bucağı yok acayip acayip çukurlar... Arkasından yağmur bir de "ıslak ıslak"...
Hayret Domuz Gribi gibiydi koşması. Eminim salmıştır oralara mikroplarını. Eyfel Kulesi filan titremiş hatta güzelim Eyfel'li kızlar hapşırmıştır.
"Sivilliyet ve Resmiliyet" sözcüklerin moralleri bozulmasın diye değişiklik yaptım. Başka renk mi bulamadınız usta? Neyse yine eskisine biraz benzedi. Bence güvercinler suçlu.
Tapınak tapınak tapınak. Ne bu ya! Galiba Enis Batur olacağım. Aykırı başına buyruk. Hoşuma gitti. Tavır koya koya yaşamak...
Bu yerde temiz kalmak bu kadar zor mu? "Üleeeen" kimse sevmiyor mu birbirini! "Neeeey"! Dalga geçiyorum can dostum dalga. Keyiflenelim dedim...
Aslında ciddilik payı da var mı ne! Şaşırdım şimdi! Heeey sen ne bakıyorsun be? Yok size bakmadım! Ulan var ya... Öldüreyim gitsin be.O kadar çamur kokusunun içinde esamim mi okunur. İyi halden çıkarım. Çıkarım alnım açık dosyalarım tertemiz...
Ve Babamız ne demiş: Hiç bir evrak kaybolmaz demiş... Doğru mu söylemiş ne! Hayatımız ünlem oldu yav. Ünlem ünlem ünlem...
|
| Turkiye |
|
|
|
İsim:
necmi dayan
Tarih: 10/25/2009
( 18:33 )
|
IP
Kayıtlı |
|
Tamtamlar
...epeydir başım ağrıyor. Enteresandır yani bazen bu gibi aksaklıklar mutluluk verebilir insana. Arızalı olmaktan zevk almak...
Haplara özentim olmadığı için midir nedir hiç de usuma gelmedi; kanı sulandıran aspirinden bir adet yuvarlamak. Hep o fizikçinin yüzündendir. Rezil adam ağzına alır, sabahın köründe çiğnerdi. Tebeşir tozu mu alçı mı çiğniyorsun midesiz?
Sonuçta aspirine güven meselesi başladı doktorun terapi vermesi gibi. Basitmiş... Burnumu sıktım mandalla.
Bu güven meselesi de bir acayip. Bulmacalar yumağı. Çözersen sorun yok. Karşılıklı çözerseniz laubalilik yapmadan o iki kat daha saygı uyandırıcı.
Eee ne olacak şimdi? Ağlaşmalar zırlaşmalar pişmanlıklar kırılmalar filan medyanın kokuşmuş kâğıt parçalarını sevmediğim için o parçalarda ki görüntüler...
Belki rol. Politika tanımı! Kısaca rol.Yetenek var mı yetenek veya "acı var mı acı" masum bakışlar konuşmalar.
Müstehak size derdi rahmetli anneciğim kabahat işlediğimiz zaman. Yolculuklar gürültüler patırdılar şak şak yapmalar... Halbuki ne vardı bir de "ders almak" şimşek gibi çaktı...
Ya melek ya şeytan olmak. Şeytanlarla başa çıkmak için şeytan olmak mı gerek. Bilimsel ve tekniksel açıklaması bu mu? Melek olmanın çok mu naziksel çok mu düşünsel anlamı var? Varsa kaybedenlerdensiniz. Deneysel olarak ispatlanmıştır yani. "Acı var mı acı"...
Aspirin ve güven meselesi... Onca yıldan sonra şu işe bakın! Kendime güvenim geldi. Aspirini sevgili doktorum sayesinde yuttum. Kanım sulandı baş ağrım terk edip gitti. Ne mutlu değil mi?
Aspirin ve güven meselesi. Elele yürüyelim mi? Zannetmem. Naziliğin tarihini yazıyorlar yeniden. Faşist duygularıyla dil ata ata sağa sola.
Ama bir de şu var elbette. Soyumuzla sopumuzla faşistsek ve bu yönümüzü biçimimizi şunca anlı şanlı tarihimizde öğrenmediysek ne kadar korkutucu değil mi?
Akıllanır mıyız? Zor! Sen beni yok ediyorsun ben seni yok ediyorum. Şeytanlar tebessümde. Şeytanlar cenazelerimizin içinde. Şeytanlar soluğumuzda. Şeytanlar nefes alırken nefesimizde. Bu yüzden gerçekten zor.
Akıllanır mıyız? Ne zaman? Biribirimizi şeytanlara karşı koruduğumuz kolladığımız ve birbirimizi samimiyetle anladığımız zaman.
Aspirin ve güven meselesi... Talimatlar yağmadan.
|
| Turkiye |
|
|
| |
Sevgi, nefret, Babasını o kadar çok seviyordu ki. O kadar çok. Babası neden hoşlanmasa o da hoşlanmazdı. Babasını bütün değerlerden çok sevdiği, onu kırmamak adına, onu üzmemek adına, onunla ters düşmemek adına, kendisine yaşamını adamış babasını yitirmemek adına onun sevdiklerine, sevmeliyim diyordu. Tabularda böyle böyle doğuyordu. Böyle böyle büyüyordu. Sonra neden sevdiğini babasıyla ilişkileri rayına oturduğunda soruyor. Ama sevmenin de statükosuna gömülüyor, kurtulamıyor, kurtulmaya çalıştıkça da ruhsal sorunları baş gösteriyordu. Prestij kaybetmemek uğruna o da babalaşıyordu. … Futbol taraftarıydı. Ta küçük yaşlarda çikolatayla takım tutulmuştu. Takımının başarıları karşısında sevinmiş, başarısızlıklarında takımını suçlamamış, ya diğer takımı, ya da hakemi suçlamıştı. Böylece kendini rahatlatmıştı. Aslında düşmanlıklarının temelini de bu duygusal zemine oturtuyor du. Herkes bir şeyleri seviyorsa, bunda doğruluk payı vardı, dünyayı yeniden inşa etmenin ne anlamı vardı, zaten yaşam büyük zorluklarla doluydu. … Egemenler de onun neyi sevip sevmeyeceğine karar vermiş. Böylece onun bireysel sevgisini neye yönlendireceğine, neyi sevip sevmeyeceğinde karar vermişlerdi. … Egemenlerin kontrolünde, cahil bırakılan, eğitimsiz bırakılan, tek taraflı bir dünyayla yetiştirilen toplumlarda sevgi nefrete, nefret de sevgiye o kadar kolay dönüştürülüyordu ki. Bireyin bunu algılayıp değerlendirmesi, egemenlerin yarattığı başkalarına düşman değerlendirten sevgiyi yıkması, azgelişmiş toplumlarda bireyin toplumla çatışmasına, topluma ters düşmesine neden oluyordu. Gerçek sevgiye, insanlık sevgisine ulaşmak, azgelişmiş, aşiret toplumlarında yaratılan değerleri inkâr anlamına geliyordu. Yani gerçek sevgiye ulaşan yalnız kalıyordu. Toplumun çok büyük kesimi de aslında olayın farkında idi ama ipler egemenlerin elinde olduğu için ses çıkartılmıyordu. Azgelişmiş toplumlarda büyük çoğunluk saf, kanmış, anlamamış, anlayamaz rolünü oynuyordu.
… Şimdi size bir soru sevgi mi nefretten doğar, yoksa nefret mi sevgiden. … Nasıl bir insan diğer bir insanı sevmez. Hala anlayamadığım. Yanıtını da bulmakta zorlanacağım bir soru. Evet, yanıtlamakta çok zorlandığım bir soru. … Geçmişte savaşların, ülkeleri, imparatorlukları devletleri, aşiretleri karşı karşıya getirmesinin bıraktığı mirası yaşamak zorunda mıyız? Dünya aydınlığa, değişime, dönüşüme giderken. Hala neden diye sormuyoruz muyuz kendimize. Neden ben diğer ülke halklarına düşman yetiştiriliyorum. Neden sevgi benim kişiliğimde parçalanıyor. Neden bende sevgi, nefrete dönüşüyor. Birileri meydanlarda, birileri şarkılarda, birileri yazılarında sevgiye davet ederken bütün insanlığı niye ben bütün bunları reddediyorum diye sormuyor musunuz? … Daha on yedi yaşlarında, iken bir arkadaşım şunu söylemişti. Babam adalet partili arkadaş. Bende adalet partiliyim. Babasını o kadar çok seviyordu ki babasını kırmamak uğruna diğer partileri tanımayı dahi istemeden partisini babasının adına belirlemişti. … Aynı olayı biraz daha ölçeğini büyüterek konuşalım. Ülkesini o kadar çok seviyordu ki. Bu sevgiden dolayı diğer ülke halklarına kuşkuyla bakıyordu. Tamam, bunda güven duygusu, belirsizlik, şüphecilik, yeteri kadar tanımama. Diğer bütün durumları sıralayabiliriz. Ama karşındaki insan. İnsan. İnsan nasıl diğer bir insana düşman olabilir. Anlamak olası değil. … Aydınlanan dünyada insan sormaz mı kendine neden ben diğer bir ülke, o ülkenin insanına düşmanım. Kokladığımız koku aynı, aynı bulutu gördüğümüzde hepimizin duygusu aynı. Puhu kuşunun sesini hangimiz farklı duyabiliyoruz. Nedir bizi bize ayrı kılan. … Beyaz karanfiller zamanıdır dost artık. Dostluk zamanıdır. Beyaz güvercinler zamanıdır. Aynı tencereden beraber sevinçle lokma alma zamanıdır. Başkasının lokmasını saymadan. Dünya artık geçmişten kalan tabularla birbirine düşman olan insanları iyileştirme programına almalıdır. Sevgi zamanıdır artık dostluk zamanı. Birbirini tanıma. Dünya tek. İnsanlık ailesi de tek. Allah kimseyi diğer bir kimseden üstün, farklı tutmamış. Allah her kulunu aynı derecede sever. Allahı öne sürerek hiç kimse diğer insanlara düşman olamaz. Memleketi bahane ederek diğer ülke halklarına da düşmanlık ilan edemezseniz. … Şimdi soruyorum. Hangi din insanı sevmeyi yasaklayabilir. Hangi din benden olmayan dinden insanlar sizin düşmanınızdır diyebilir. Hangi siyasal görüş diğer siyasal görüşe sahip insanları sevmeyeceksiniz diyebilir. Hangi kültür benim kültürümden olmayanı reddedeceksiniz diyebilir. Hangi lider evet arkadaşlar benim emrimdeyseniz sev dediğimi seveceksiniz sevme dediğimi sevmeyeceksiniz. Soruyorum. Ananınızın babanızın şu insanları sev, bu insanları sevme. Doğanın sırrı sevgidedir. Sevginin hızı ışık hızından daha hızlıdır. Milyarlarca ışık yılı uzakta olsa da sevdiğiniz biri, sevginiz ona ulaşır. Hatta yanınızda hissedersiniz. Bu hızı kim durduracak. Dinler mi, siyasal görüşler mi, liderler mi? Eğer bir oluşum sevgiyi insanı, doğayı yasaklıyorsa, o oluşumun içinde bulunanlar şunu sormalılar. Ben nerde bulunuyorum. Ben doğru bir yerde mi bulunuyorum. … Sevgi doğanın temelidir. DNA’sında sevgi saklıdır. Yaşama sevgi değer, anlam, önem katar. Sevgiyi yasaklarsanız, nefret doğar. Nefret tamir edilemez bir ruh hastalığıdır. … Tabii ki, olumsuz, kötü, eğitilemez, yaşamını kirli temeller üzerine kurmuş insanı da sevin demiyorum. Ama onların o hale gelmesinde sistemler suçludur. Sistemler adamı zıvanadan çıkarır. Sigara, içen babanın, oğlum sigara içme demesi ne kadar tutarlıdır. Kötü de ıslah edilebilir. Yaşama kazandırılabilir. Hukuk neden vardır. Tamam, hadi uzatmayayım, bazı kötüleri sevmeyin. Ama sadece sınırlarınızın dışında yaşayan sade kendi halinde bir zeminde, sizinle aynı zamanda yaşayan bir insanın suçu nedir. O neden sizin nefretinize uğramaktadır onu anlayamıyorum. … Şimdi Almanya’ya dönelim. 1920’lerden sonra gelişen kendini abartılı, aşırı, herkesten, her şeyden çok daha fazla sevme, kendini yüceltme, kendini kutsal sayma duygusu düşüncesi, Almanya’nın artı değerinin kontrol edilemez boyutlara ulaşmasıyla diğer ülkelere saldırı nedeni olmuştur. Diğer insanlara, diğer ülkelere, diğer halklara düşmanlığı nefreti doğurmuştur. Bu nefretin dünyaya bedeli kırk milyon ananın yüreklerinde ki acıyı ölene kadar taşımaları olmuştur. Dünyanın 1939’dan bugüne değin korku içinde yaşamasına yol açmıştır. Bu aşırı sevgi, bu aşırı nefreti doğurmuştur. İnsanlık tarihi bu gibi kara lekelerle doludur. Ya bütün insanlık sevilecek, ya da hiç. Ben bazı insanları severim, diğer insanları demek Allah'ı inkâr etmektir. Tanrı’nın hiçbir kulu arasında fark yoktur. Bir ülke geleceğin ülkesi olacaksa, sevgiyi anayasasının temeline oturtmalıdır. Dünya anayasalarının ilk maddesi, insan olmalıdır. İnsan en temel değerdir. Bütün dünyadaki faaliyetler bütün insanlığın mutluluğu, huzuru sağlığı esenliği, aydınlığı demokrasisi, eşit paylaşması, üzerine olmalıdır. ... 12 Eylül 1980. Öncesinde, sevgiyi farklı öğrenmiş, daha doğrusu farklı öğretilmiş Anadolu gençliğinin bir kısmı diğerlerine nefret ederek bakıyordu. Her gün o nefret edilenlerden on beş yirmi genç sokaklarda, uykularında, evlerinde, kahvelerde öldürülüyordu. Bir siyasi görüş o kadar derin sevdirilmişti ki. Diğer siyasi görüşler ise bu sevginin karşısında yer aldıkları için nefreti de beraberinde getiriyordu. Olan ülkeye oluyor. Olan Anadolu gençliğine oluyor. Derin onulmaz yaralar açılıyordu ülkenin bağrında. Bir yanda şu nedenle ülkesinin sorunlarını çözecek olan gençliğe karşı bir başka gençlik. Daha dün anaları babaları aynı kentlerde, aynı fabrikalarda, aynı mahallelerde aynı sınıfın bütün zorluklarını yaşıyorlardı. Şimdi ne oldu da birbirine düşürüldü çocukları. Evet, bir yanda bir kurtuluş reçetesi, buna bağlı kitlelere bunu seveceksin deniliyordu. Bunu sevmeyenlerden de nefret edeceksin, diye öğretilince. Diğerlerine de aynı şablon uygulanınca. Sevgi nefret sokaklarda ölüme dönüşüyordu … Sevgi, nefret ikilemine dikkat edelim. En temel insanlık değeri insanlığı sevmektir. En temel değer insandır. İnsanı, insandan uzaklaştıran her duygu adına sev, sevgi, sevmek aşk, sevda deyin ne derseniz deyin dostlar sizi diğer insanlardan uzaklaştırıyorsa, ayrıştırıyorsa, ötekileştiriyorsa bir gözden geçirelim mi bu sevgimizi. Sahip olduğumuz değerler yarattığımız değerler değildir. Bize kalanlardır. Kalanlar size sevgiyi mi emrediyor. Yoksa nefreti mi? İnsanlığın bir gün nefret duygusundan uzakta tek yürek, olacağı an uzak değildir. Tek yürek dünya özlemim. … Kelebeğin kanatlarına mı yazalım sevgiyi, kuşların dillerine, bulutlardan sevgi çemberleri mi yapalım size sevgiyi anlatmak için. Size tek yanlı sevgiyi öğretenlere sorun, diğerlerini neden sevmeyeceğim. Yüreğiniz sevgi olsun, yüreğiniz dünya, yüreğiniz evren dolsun.
|
| Turkiye |
|
|
|
İsim:
yalnız
Tarih: 10/17/2009
( 21:58 )
|
IP
Kayıtlı |
|
aşkı sevene değil sevip de ayrılana sor
|
| Turkiye |
|
|
| |
İşaretin ne olsun,
Yaşamını insanlığa, sevgiye, saygıya, hoşgörüye, anlayışa, paylaşmaya, eşitliğe, başkalarının haklarını korumaya adamış olan insanların alınlarında onların iyi doğru, dürüst insan olduklarını gösteren işaret bulunmuyor ki. Karıncanın belini incitmeden yaşamaya çalışan, yaşadığı her anın değerini bilen, soluduğu havaya saygı duyan, düşündüklerinden evrenin kirlenmemesi için düşündüklerini sırat köprüsünde yürüten insan dostlarının alınlarında sevda adamıdır diye de işaret bulunmuyor ki dost. …
Yine aynı şekilde başkalarının haklarına tecavüz etmiş, insanlara zulüm etmiş, yetim-dul hakkı yemiş, devletin malını mülkünü soymuş, yaşamını haram temeli üzerine kurmuş, hep kendi çıkarını korumuş insanlarında alınlarında evet ben zalim zulüm adamım, ben aslında şerefsiz bir insanım diye de işaret bulunmuyor ki. Yaşamını başkalarının gözyaşının üzerine oturtmuş, başkalarının kanından beslenmiş, onların cahilliğinden yararlanmış, hem cahil bırakmış hem de üzerine binmiş, iliklerine kadar başkalarının yaşamını sömürmüş, onları sefaletin pençelerine salıvermiş insanlarında işareti bulunmuyor alınlarında. Başkalarını, halkları, devletleri savaşların eşiğine getirmiş, onları cephelere bölmüş, insanı insana düşürmüş sonrada bundan yararlanmış insanlarında alınlarında işaret bulunmuyor ki. Bulunmuyor dost. … Bazı işaretler vardır yaşamda, gelinlik gibi. Geçmiş yaşamım o kadar ak pak ki, o yüzden gelinliğim de bembeyaz. Evleneceğim sen, geçmişte beraber yaşadığım ailem veremeyeceğim hesabım yok. Bu sadece bir namus meselesi değil. Ben yaşamımı namus bildim demektir bence. O yüzden bembeyaz giyiniyorum. Bembeyaz giyiniyorum, geleceğimide tertemiz, kurmak istiyorum. Senle, ailemle gelecekle. … İşte gelinlik bir işarettir. Farklı anlamlarda yüklenebilir. … Kefen de bembeyazdır. Zalim de beyazla toprağa gömülür. Yaşamını insanlığa, insana adayan insan da. Hani ben hakkımı zalimlere, insan soyguncularına, sömürücülere, başkaları açken memleketi soyup soğana çevirenlere helal etmiyorum. Beyaz kefeni onlara layık görmüyorum. Mesela bir işaret de bu olmalı. Yaşamını sadece kendi kirli bedenine, ruhuna tüketip diğer insanları zara zora sokanların beyazla göndermemeli diye düşünüyorum. … İşareti ne olsun diye düşünüyorum da. İnsanı sevmenin işareti. Memleketi, dünyayı, evreni, doğayı. … Hani insanları alınlarından da işaretlemek. Ben memleketi soydum. İşim buydu aslında. Diğeri teferruat. Elime bir geçen yerde olsa da soydum bin geçen yerde de. Bin soyan benim için hırsızdı. Ben daha az soyduğum için hırslanıyordum. Devam edelim. Ben hakkı olmayan öğrencileri torpilli olduğu için sınıfını geçirdim. Ben halkın sağlığına zarar verdiğini bile bile mal sattım. Ben gariban, yoksul gördüm mü acımadım daha da beter hale düşürdüm. Memleket işsizlikten kırılırken. Bazı insanlar açlıktan nefesleri kokarken. Bazı insanlar beslenemediğinden hastalıklara yakalanırken, kansız kalırken. Ben memleketi soymakla meşguldüm. Ben soymaya o kadar kilitlenmiştim ki. Bu temelde yetiştirilmiştim. Kendi çıkarını koru başkalarının hakları seni ilgilendirmemeli diye yetiştirildim. Hani, sadece bana da hesap sormayın, beni bu hale getiren geçmişime de hesap sorun. Eğitim sistemini de zahmet olmazsa bir deşin. … İşaretini iyiliğe, insana, aydınlığa, gerçeğe adayan insanların benim memleketimde tamamlamaları gereken bir yanları var. İşaretini ırk, dil, din, cins ayrımı gözetmeksizin herkesin yaşamlarını eşit, adaletli, hakça paylaşmaları için adayan kardeşlerim. Kusura bakmayın. Bir de iyiliğinize cesareti ekleyin. Memleket, insan soyguncuları ile savaşımda dağ, kartal, aslan olun. … İşaretini başkalarının sefaletinde arayanlar, işaretini memleketi soyup soğana çevirerek, Allah’ı, insanı, memleketi, dünyayı yaşamın tüm değerlerini inkâr ederek yaşayanlar, en temel işaretiniz savaşlardır, açlardır, işsizliktir, uyuşturucu bataklığı, intiharlardır, ölümlerdir. Kaynamayan tencerelerdir. Sönen sobalardır. Sokağa atılan milyonlardır. Hastalıklardan kırılan halklardır. … Bir memleketin işaretine bakın. İyiler mi o ülkede egemen, yoksa kötüler mi? Aydınlık mı, karanlık mı? Yalan mı, gerçek mi? İşaretimiz sevgi, mutluluk, eşitlik, paylaşım, anlayış, hoşgörü olsun.
|
| Turkiye |
|
|
| |
Şimdi doğanın bir başka gerçeği oldunuz. Melektiniz, melek oldunuz. Ruhunuz vardı, sevginiz, doğaya, akrabalara. Anlamıyorlardı seni. Anlamak istemiyorlardı. Onları tutsak eden, onları özgürleştiremeyen geleneklerdi. Erkek olmanın bir ağır bedeli vardı bu ülkede. Töre cinayetlerine götüren. … Anlayın beni diye nasıl haykırdınız. Allah’a ulaşıyordu sesiniz. Evrenin en uzak noktalarında Anadolu’daki kızların çığlıkları yayılıyordu. Yıkılıyordu dağlar, parçalanıyordu gökler yer gök sallanıyor, toprak ağlıyor, toprak taş kadınların kızların derdine ortak oluyor du. Ama anaya, babaya, dayıya, amcaya, halaoğluna, amcaoğluna, dedeye, neneye, komşuya, dedikodunuzu yapana onlara ulaşamıyordu. Onların kulaklarını töreler tıkıyor, sağır oluyorlar. Sizin kahrınızı, sizin acınızı göremiyor kör oluyorlardı. Kapkaranlık gelenekler, töreler, yasalar sarmıştı kişiliklerini. Ne siz çıkabiliyordunuz içine düştüğünüz çukurdan, ne akrabalarınız. Sınırlıyorlardı sizi. Sınırlıyorlardı. … Sevmenin bile tartıldığı. Sevginin teraziye konulduğu, tartıldığı bir ülkede yaşamak ne kadar acıydı. Bir bölgeden diğer bir bölgeye parasını veren alıyordu gençlerin yaşamını. Sorun sadece yoksulluk muydu? Hiç sanmıyorum. … Bu ülkede tabular, gelenekler, töreler dağlara yazılmıştı. Sokaklara, caddelere, meydanlara. Binalara, evlere, duvarlara. Erkeklerin erkekliği kalmamış, kadınların kadınlıkları. Bu ülkede ne erkek erkek gibi oluyordu ne de kadın. … Herkesi her şeyi kuşatmıştı. Roller biçilmişti. Ta doğumdan pembeli mavili. Giydiriliyordu bebelere nasıl davranmaları gerektiği neyi nasıl düşünmeleri gerektiği. Giysiden elbiseden deriye oradan damarlara oradan da beyne gidiyordu. Tüm kuşatılmışlıklar sarıyordu. İnsan insan olmaktan çıkıyor. İnsan bir emirle silaha dönüştürülen bir yapıya dönüşüyordu. … Seviyordu Süreyya, seviyordu Saliha. Anadolu’da, bir Ege kıyısında, bir ayçiçeği köyünde Edirne’de, bir otlu peynir kahvaltısında Van’da. … Oturmasına kalkmasına, gülmesine kıkırdamasına, saçına başına her şeyine herkes karışıyordu. … Boğuluyordu. Birkaç kez isyan da etmişti. Nafile. Tabuların kuşattığı yaşlılar, genç akrabalar herkes törelere tabuların önünde boyun eğiyor. Yemin ediyor. İlginç bir tılsım herkesi hipnotize ediyor. Hiç kimse geleneklerin namlusundan çıkamıyordu. Doldur boşalt. O zaman erkek kişilikler sınanıyor, törelerin emir komutasına uyanlar erkek oluyor. Sevgiye, affetmeye, hoşgörüye uyanlar ise toplumdan dışlanıyor, erkeklikleri ile oynanıyordu. … Belki de erkekler de kaçıp kurtulmak istiyor. Kaçamayanlar törelerin tören mangalarında keskin nişancıya dönüşüyordu. … Genç canlar imdat diyor du. İmdat. Yardım edin. Yardım. Boğuluyorum. Sizleri o kadar çok seviyorum ki, her şeyimi size kurban ederim. Canımı isteyin, kanımı hemen kurban ederim. Ama özgürlüğümü almayın, nolur almayın. Dokunmayın özgürlüğüme. Özgür olursam size kurban olabilirim. Özgür olursam sizinle yaşamı paylaşırım. Yoksa ne yaşamın anlamı kalır, ne canın. Ama her değerin de ötesinde bende insanım sizi seven bir insan, çocuğunuz gelininiz, kızınız, sevgiliniz karınız, ananız. Ben olmasam yaşam olmaz. … Ama siz beni bir töreye, kurban ediyorsunuz. Bense özgürlüğümü yitirmektense… Görüyorum. Ninemin yaşamı kaybedilmiş. Anamınki de. Saçları bembeyaz Anadolu. Saçlarını, yüreğini yaşamını Anadolu’ya erkeklerine adamış Anadolu kadını. … Şimdi ben yokum, beni bir töreye adadınız. Mutlu musunuz? Sofralarda yokum. Kahkahalarınızda, bayramlarınızda, düğünlerinizde. Beni bir yazılmamış yasaya kurban ettiniz. Beni ölüme gönderdiniz, öldürdünüz. Avluda tarlada. Bu ülkede mendillerine yas dökülüyor kadınların. Yasla acıyla yıkanıyor genç kızların yaşamları. … Bu yazı Anadolu’da törelerin kapanına sıkılmış, artık çıkış yolu bulamayan, sonu çok derin acılarla biten genç kadınların yaşamları üzerine yazılmıştır.
|
| Turkiye |
|
|
| |
Ya sonuna kadar özgürlük, ya da devinim. İnsanoğlu kendine sınırlayıcılarını seçtikçe yeni gelen nesiller kısıtlanmaları sınırlanmaları kabullenmiyordu. Kabullenemediğini gösteremiyor içinde fırtınalar koparken, yüreğinde, beyninde isyanlar çarpışırken o gözüyle yüzüyle beden diliyle cici çocuk rolünü oynuyordu. Gözünün derinliklerinde ise çılgın dizginlenemeyen kişiliğini kartallara yüklemiş başka göklere uçuyordu. Bulutlara yükleniyor, masmavi gökyüzünde sonsuzluğa özgürlüğü haykırıyordu. Ne kadar özgürlüğü yok edilse, yüreğinin damarlarında bulutlar, masmavilik, sonsuzluk türküleri yankılanıyordu. O kadar önemli idi annem özgürlük. O kadar önemli. Ayak bastığı topraklarda özgürlüğünün haykırışı yok edilse de. … Kötülük, karanlık, çirkinlik, bencillik güzellikleri yok ediyordu. İnsanoğluna başkalarını kendi gibi görmeyi sevdiriyorlardı. Tabularla sınırlandırılıyordu insanoğlu. Soruları sevmiyordu tabucular. Bir sorunun camdan kalelerini yıkacağını, kıracağını yaşamlarını altüst edeceğini biliyordu, tabucular. Bu sorular nereden çıkmıştı. Anadoluda sessiz sakin gençlere tapılıyor. Ya ne efendi çocuk deniliyordu. Ya ne efendi. Kabullenirsen ses çıkartmazsan, baş boyun eğersen cici, şeker gibi adam. Adam olmanın kriterlerinin en önemlisi idi. Adam olacaksan şeker gibi olacaksın. Değişim demezsen, sorgulamazsan, sunulanı kabullenirsen. Ne efendi. … Binyıl evvel gelse de, bin yıl sonra da gelse. Ne fark ederdi ki. Ne değişirdi yaşamda. Ne katardı doğaya. Ne. … Senin isyanının sesi bu olacak. Bu tonda çıkacak sesin. Toplum böyle istiyor. Toplum, belirleyiciler, kısıtlayıcılar ne istiyorsa öyle söyle. Düşündüklerini açıkça söylemeyeceksin. Aykırı gelmeyeceksin. Dışlanmayacaksın. İçine ata ata büyüyeceksin. At bakalım içine kömürlerini petrollerini yakacaklarını, ne zaman yakacaksın, ne zaman patlayacaksın bakalım. Yanardağa dönüşmüş yüreğini, küle döndür. Bir atom bombası gücünde iken bile. Ne zaman püsküreceksin. Patlattığın zamanda ya deli diyecekler ya da asi. Takacaklar zinciri boynuna.
… İnsanoğlunun en temel ruh hastalıklarının nedeni, kim ne derse desin, kendini anlatamayan, anlattırılmayan insandır. Ruh bir kalıba yerleştirilemezken, tabucular kısıtlayıcılar sınırlayıcılar güce kavuştukları günden beri saltanatları yıkılmasın diye insanoğlunu bir kalıba sıkıştırmaya çalışırlar. Toplumun çoğunluğunu da yerleştirirler. Sonra normali de öyle tanımlarlar. Bak bu kalıba uyursan sen normalsin. Ne bunun dışına taşacaksın. Ne de küçüleceksin. Taşarsan anormalsin. Sonra anormali de tanımlarlar. Anormal (duygusal, düşünsel ve eylemsel olarak, aşırılık ya da yetersizlik, tutarsızlık-dengesizlik, uygunsuzluk(!) hallerinin sıklıkla, yineleyici, verimliliği engelleyici, sosyal ilişkileri olumsuz etkileyici olması durumu.). … Bilinenlerin dışına çıkma. Sonra o bilinenlerinde ötesinde derya dünya evren olan çocuk büyüklerinin üzülmemesi için küçülüyor, küçüldükçe de kendini inkâr ediyor, inkâr da farklı kişiliklere yöneltiyordu. Büyükler çaresizlik içinde küçülürken, çocuklar büyüyordu. Çocukları çaresizliğe alıştırıyordu büyükler. Çaresizliğe, teslimiyete, koyun kuzu olmaya alıştırıyorlardı. Bunu başaran analar babalarda cici uysal oluyorlar, egemenlerce alkışlanıyorlardı. … Tanımlamayın çocukları. Onların önüne koyduğunuz yaşam, onların gerçekliği değil, sizin istediğiniz. Onları bir zincirler, prangalar, duvarlar, yasaklar atmosferine sokmuyor musunuz? Uçmak istediklerinde kanatlarını koparmıyor musunuz? Konuşmak istediklerinde dillerini kesmiyor musunuz? Düşündüklerinde beyinlerini ezmiyor musunuz? … Ondan sonra bir gün uçmaya başladıklarında yanlış uçuyorlar. Konuştuklarında kekeliyorlar. Düşündüklerinde artık, siz ne isterseniz isteyin, farklı bir dünyanın insanı oluyorlar. Size zararlı değil, sizin yarattığınız dünyanın muhalifi değil, aslında kabullenicisi de değil, ama sakin sessiz varlıkları oluyorlar. … Ey tabuların, yasakların sahibi, evren senin istediğin gibi olmayacak. İnsanın reddettiği tek kötülük köleliktir. Özgürlüğünün sınırlanmasıdır. … Yasakları korkuları, canavarlığı yerleştirdikçe çocuğunun yüreğine ellerine daha sıkı yapışacaktır. Kaldır bakalım yüreklerinden korkuyu, açacaktır özgürlüğe kollarını, çünkü özgürlük sevgidir. Herkesle elele tutuşacaktır. Korkular elleri, yürekleri ayırır. Güvenli korkusuz gelecek birleştirir yürekleri, elleri. Sevgisiz özgürlük, özgürlüksüz sevgi olmaz, olamaz. Yasaklar çoğaldıkça sevgi küçülür. Korkusuz bir evrende, gelecekte yasaklar anlamsızlaştıkça, yasakların korkuların tabuların ikna edici gücü kalmadıkça bütün dünyada yürekler birleşecektir. Gerçek özgürlük sınırsız soru sormaktır.
… Saldıracaktır o çocuk. Anlamsız eşitsizliğin olduğu, açıklayamadığınız sorularda, büyüyünce anlatayım, büyüyünce anlayacaksın dediğimiz sürece o çocuk saldıracaktır. Hem eşitsizliği bu kadar zorbaca bu kadar fütursuzca ruhlarına sergileyin sonra kabul et deyin. Hiç hayret etmeyin. Hiç de bilim insanlarını zorlamayın. Bilin ki yarattığınız dünyayı çocuklara açıklayamıyorsunuz. Çocuklar anlamadıkça da, size ters geliyorlar. Sizde biliyorsunuz. Neden çocuklarımız canavarlaşıyor. Neden silahı bu kadar seviyorlar diyorsunuz. Ölümü, silahları, savaşları, şiddeti bu kadar sevdirdiğiniz zamanda, mekânda onlardan ne bekliyorsunuz. Özgürlük sadece silahla mı anlatılır. Sonra bunu eleştiremediğinizde başlıyorsunuz bilimi saptırmaya. Başlıyorsunuz bilimi satın almaya. Zorba, saldırgan, savaş dolu dünyanızın binlerce yıldır satın almadığı ne kaldı. Ama bilim özgürlüğe ihanet etmez. Özgürlükte bilime. Ne bilim, ne özgürlük sevgiye ihanet etmez. Elbet bir gün çocukların bilimle, özgürlükle, sevgiyle güneşe yolculuklarında bütün duvarlar yıkılacaktır. Güneşe, aydınlığa, ışığa, özgürlüğe, sevgiye, bilime selam olsun. Selam olsun yolcularına da.
Dr. İlhami Şenol.
|
| Turkiye |
|
|
| |
Bu ilk, son defter olmayacak… İnsanın sonsuzluğa yolculuğunda tek bir defter tutulmaktadır. Bizde bu defterde yer alan tarihin yolcularıyız. Bu defterin hamuru erdem, onur, gurur, iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlüktendir. Selüloz değildir kısacası. Yiğitler, kahramanlar, kendisini insanlık ailesine adayan fedakâr, cefakâr bilgelerdir hamuru. İnsanın insanı sömürmesine karşı çıkanların sayfaları ile doludur bu defter. Sömürünün başlaması ile defter tutulmaya başlanmıştır, ilk sömüren, ilk sömürülen ilişkisidir tarihi belirleyen. O güne değin mutlu, huzurlu, eşitlikçi, adaletli, güvenli, sırrı olmayan, gizlisi saklısı bulunmayan zamanları yaşamıştır insanoğlu. Ta ki ilk doğayı alt edene kadar. Ta ki ilk ihanete kadar. Ta ki ilk ben üstünüm diyene kadar. Ta ki ben sizden farklıyım diyene kadar. Ta ki artık ben sizi kendimden kabul etmiyorum diyene kadar. Ta ki ilk kıskançlık diğerlerinin kanına mal olana kadar. Ta ki ilk yalana kadar . Ta ki ilk aldatmaya kadar. Ta ki ilk hırs malı mülkü kendinde toplayıp ilk anahtar ilk kilit ilk menteşe bulunana kadar. Sonra ilk akıl uyanmış. Neden diye sormuş. Sende insansın, bende. Neden demiş. Neden bu farklılık. İlk farkı akıl eden akıl bastırılmaya çalışılmıştır. İlk akıl hala bastırılmaya, uyutulmaya, ninnilerle masallarla, gerçek inkâr edilip yerine efsaneler türetilerek ilk akıl hala bastırılmaya çalışılmaktadır. Gerçek insan hala ilk aklının getirdiği saflıkla savaşımını insanlık düşmanlarına sürdürmektedir. Bastıranlarsa, sömürenlerse tarihin ilk anlarından beri sinsi, hain, düşmanca kanın, yoksulluğun, yolsuzluğun, yoksunluğun, sefaletin cehaletin, ölümün tarihini yazmaktadır. … Sonra insanlığın tarihine güvensizlik, belirsizlik girmiştir. İlk kendini akıllı sanan, başkalarını kendisine kul yapmaya çalışan ile kulluğa karşı çıkanların destanları ile başlamıştır defterin yazımı, hala da sürmektedir, sürecektir. İnsanlık tarihine kan, gözyaşı, ızdırap, elem, hüzün, dert ekenlerin ihanetleri en ince ayrıntısına kadar not edilmiştir. Sanmasın ki kimse gözden kaçırılan bir zulüm vardır. Ne karanlığın ardında, ne de güneşin önünde, ne karanlıktan gelen ölüm, nede güneşten gelen saklanmayacaktır. Gölgelerde de saklanamayacaktır. Yalansız, dolansız evrenin aydınlığı hiçbir şeyi gölgelerin ardında bırakmamaktadır. Açılacaktır, hep de açık tutulmaktadır. Okunmaktadır, okunacaktır. Dili kılıç, yüreği namlu, aklı ölüm olanların tek derdi sömürüye isyan edenlerin boynudur. Nice boyunlar verilmiştir. İnsanlığın onuru için. Niceside verilecektir. İnsanın insanı sevmesini suç sayanların hukukunda yürekler buz tutmaya gönderilmiştir. Yürekler soğuk hava depolarındadır. İnsanın insanı sevmesinin ayıp olduğu bir mekânda, yüzler gülmek zorunda yürekler kan ağlamaktadır. Allah insanların ağlamasını istemedi. İstedi diye yutturmaya çalıştılar insanlığın önüne. Hayır reddediyorum. İnsandır mekânımız, insandır anımız. İnsan onuru, gururu ayaklar altına alınmadığı sürece mutlu olmak için gelmiştir dünyaya. Derim ya Allah insanlarının mutluluğunu temel almıştır. … İşte, defter insanlığın vahşetini de yazmaktadır. İnsanlığın korkaklıklarını da. Hiç kimse defterin ilgisinden kurtulamayacaktır. Eğer insansan. Eğer bir ruh taşıyorsan. Yok, ben insani yanlarımı yadsıyorum, hayvani yanlarım için yaşıyorum diyorsan, bu defterde hayvanlar tarihinin yeri yok. Çünkü hayvanlar arasında sömürü yok. Bu defterin şahitleri bulutlar, dağlar tarlalar toprak kuşlar, bilcümle doğadır. Her zulümde, her sömürüde, her gözyaşının toprağa kavuşmasında doğa utanarak sıkılarak deftere şahitlik yapmaktadır. Doğada sevgi vardır. Doğayı sevgi ayakta tutmaktadır. Yüreğinden sevgiyi koparanlar, yırtıp atanlar yerine kara, kirli, düşmanlığı ekenler insanın insana düşmanlığından beslenenler ise utanmamakta, insanlık onur, gururunu yitirmektedir. Deftere anlı şanlı insanlık savaşımında yerini alanlar arasında mı, yoksa deftere kara leke olarak düşenlerden mi olacaksın. Karar senin, karar hepimizin. Deftere kara leke düşürmeyenlerden olmak üzere…
|
| Turkiye |
|
|
| |
neredesin ey Vatikan,neredesin ey Mekke
Emperyalizm (Bir milletin başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesi, yayılmacılık) biriktirdikçe biriktiriyor du. Bankaları, büyük malikânelerinin içindeki kasaları altınla, paralarla, elmaslarla, hisse senetleri ile doluyordu. Parası çoğaldıkça, altınları çoğaldıkça bunları koruma, kollama içgüdüsü gelişiyordu. Dünyanın ürettikleri, halkların refahı için tüketilmiyor, bankalarda, kasalarda yatırılıyordu. Bir yandan sefaletin açlığın soğuğun, hastalığın, savaşların, köleliğin pençesinde cebi boş insanlar, diğer yanda ise damarlarında kan yerine para dolaşan emperyalistler. Daha büyük kasalar, daha kapsamlı güvenlik önlemleri almaya itiyor. Herkese güvenini yitiriyor, paranoyak oluyordu, emperyalistler. Kendine güvenini yitiriyor, kimseye güvenmiyor du. Parası çoğaldıkça doymak bilmiyor, gün geçtikçe iştahı kabarıyor, daha fazla daha fazla diyordu, durdurulamıyordu, para hırsı. Ey Vatikan, ey Mekke, bu derin çelişkiye ne yorum getiriyordunuz. Dünya sizden kurtuluş reçeteleri bekliyordu. Her iki paylaşım savaşında milyonlar toprağa gömülürken. ... Daha fazla kazanmalıydı. 1880‘lerin sonundaki dünyanın yapısı onun karnını doyurmaya yetmeyecekti. Afrika henüz yeterince sömürülmemişti. Daha fazla kazanmak için ulus devlet yaratılmalıydı. Ulus devlet. Daha fazla sınır. Daha fazla ayrılma. Her sınırı koruyan ordu. Her sınırın hükümetleri. Her sınırın kendi iç çelişkileri. Bazı çelişkiler bilerek bırakılıyordu sınırların içine. ... Irak örneği. Saddam. 1967’ de BAAS partisinin başına geçti. 1979 ‘da ülkesinin başına. Ülkesinin tüm kazancını saltanatına, silahlara harcadı. Para biriktiren emperyalizm sömüreceği bir alan daha yaratmıştı. İşler istediği gibi gidiyordu. Kasalarını dolduruyordu. Irak’ı teslim ettikleri lider gereğini yerine getiriyor. Ülkesinin sosyal çelişkilerini gidereceğine, ülkesinde demokrasiyi yücelteceğine, İran’la savaşıyor, Halep’çe katliamını bütün dünyanın gözü önünde yapıyordu. Ey Vatikan neredeydin o zaman. Ey Mekke. Yer yerinden oynamalıydı. Acılar unutulmamalıydı. Hiroşima’ya bomba atıldığında Vatikan neredeydi. İslam âleminin ileri gelenleri neredeydi. Acılar yaşandıktan sonra yıllar geçtikten sonra taziye anlam ifade etmiyordu. İnsanlık karanlığa teslim ediliyordu. Her karanlık sonrası acılar yürekleri dağlarken dinler insanlığa gecikmiş, bedeli ödenmiş barışı vaat ediyordu. Neden karanlıklar yaşanırken dinler meşalelerini tutmuyorlardı. Tam da onlara en çok ihtiyaç duyulan zamanlarda. ... Bir rahip, bir imam bir cephenin ortasında her iki tarafın askerlerine biz size barışı anımsatmak için geldik. Verin ellerinizi. Siz insansınız. Siz birbiriniz için yaratılmışsınız diye ellerini hangi savaşta uzattılar. Hafızamın zayıflığına verin. Ben anımsamıyorum. Ey Vatikan(Vatikan , İtalya'nın Roma şehrinde bulunan, Hıristiyanlık dininin Katolik mezhebinin yönetim merkezi olan devlet ), ey Suudi Arabistan savaşlar olmasın diye neredeydiniz. ... Emperyalizm ülkelerdeki diktatörleri şu veya bu nedenle ortaya çıkarıyor. Sonra gün geldiğinde onları işbaşından alıyordu. Diktatörler kan, zulüm içinde örneğin Filipin’lerde, örneğin Şili’de, örneğin İspanya’da işlevlerini yerine getiriyorlardı. Emperyalizmin şişkin midesini doyuruyorlar. O doydukça azgınlaşıyor du. Doydukça işkembesi büyüyen büyüdükçe dünya halklarının ürettiklerini belirleyen bir yapıya da gidiyordu. Silah üretiyor. Sınırları belirleyen yönetimlere satıyor. Bir tarafa satıyor, diğer tarafı kızdırıyor. Bak diyor diğer taraf senden daha güçlü silahlara sahip sen güçsüzsün. O ülkenin basınına el altından bilgiler veriliyor. Böylece ülkeler karşılıklı silahlanma yarışına gidiyorlardı. Doluyordu kasaları, doluyordu bankaları. Dünyanın altınlarını kasalarına yerleştiriyorlar. Ülkelere kâğıttan alışverişi öngörüyorlardı. Savaşların galibi olmuyor, ülkelerin düşmanlıkları artırıyor. Tarih sevgi ile hoşgörü ile huzur ile yazılması gerekirken, kan gözyaşı ile yazılıyordu. Ama emperyalistlerin kasaları dolsun du. Emperyalistler böylece dünya halklarının gözü ününde dünya halklarını birbirine düşürüyordu. ... En son örneği. Domuz gribi. Nasıl çıktığı belirsiz. Ama yoksul kitlelerin daha fazla etkileneceği belli. Ölüm yoksullara yazılıyordu. Düşkün kitlelerin daha fazla yok olacağı kesin. Yani yaşlıların, bebelerin, cephedeki askerlerin, kışladaki askerlerin, yatılı okulda okuyanların, hatta yarın stadyumdakilerin. Evet, bu hastalık çıkıyor. Hastalığa karşı korunması için de yine emperyalist ülkelerde aşılar üretiliyor du. Diğer ülkelerin o anlı şanlı ülkelerin ilaç sanayileri yoktur. Kendi halklarını salgınlara hastalıklara koruyacak panzehirleri üretemezler. Ülkelerine emperyalist ülkelerin ilaç şirketlerinin ürettikleri domuz gribi aşısını getiriyorlar. Milyon dolarlar kasalara akıyordu. Nerede ise aşıları ithal eden azgelişmiş ülkeler, bütün yurttaşlarını aşılayacaklardır. Emperyalizm tehlikenin boyutlarını kendi ülkesinde yirmi dört saat yayınla bildiriyor du. Azgelişmiş ülkelerde basın, görsel medya kumar, dansöz programlarıyla oyalanıyordu. ... Halklar yoksullaştıkça, emperyalizmin acımasızlığı artıyordu. İştahının fazlalığından ruhunu yitiriyor. Sadece kendi hastalıklı bedenini yaşatmak için dünyaya bu hastalığı yayıyor du. Daha fazla tüketeyim derken dünya ahlaki değerlerini tüketiyordu. Dünyanın bir kısmı açlıkla erkenden ölüme gönderiliyordu. Batı basınında bu aç insanların görüntüleri Nobel, Pulitzer(Pulitzer Ödülü New York şehrinde, Columbia Üniversitesi tarafından gazetecilik, edebiyat ve müzik gibi alanlarda verilen prestijli bir ödüldür ) gibi ödüllerle ödüllendiriliyordu. İnsani yardım programları adı altında yardımlarla günahlarını azaltmaya çalışıyordu emperyalistler. Bir yanda israfın en vahşi en aşağılık biçimi yaşanıyordu. Hanımefendi denilen kadınlara binlerce yoksulun karnını doyuracak kadar ederde takılar takılıyor. Diğer yandan bu kadınlar şalvarlarını giyerek yardım kampanyaları başlatıyorlardı. Üzül ey insanlık üzül. Hiçbir zaman bu kadar aptal yerine konmadın. Kahrol ey insanlık kahrol. Sen hiç bir zaman bu kadar kahrolmadın. Ey Vatikan nerdesin Bu kadar derin çelişkileri olan zamanda söylevlerin nerede. Ey Mekke(Mekke, Arap Yarımadası'nda Hicaz eyaletinin başkenti, Suudi Arabistan'ın en büyük şehri, İslam dini bu şehri kutsal kabul etmektedir ve 'Şehirlerin Anası' diye nitelemektedir.) neredesin bu kadar İslam’a aykırı yaşam biçiminde söylevin nerde. ... Halklar domuz gribi ile savaşlar ile doğal afetler ile savaşa terk edilmişken onları bu tür durumlardan kurtaracak olan yöneticiler ise değişmiyor bu olumsuzluklardan etkilenmiyordu.
|
| Turkiye |
|
|
| |
Tükenmeyeceksin Tükenmeyeceksin. Nice haksızlıklar, eşitsizlikler karşılayacak seni. Seni sen tüketmemektesindir, seni yaşamı zehir zemberek yapanlar tüketmektedir. Tükettiklerini zannetmektedirler. Daha doğar doğmaz devlet hastanesinin birinde enfeksiyona kapılacak doğumhanedekiler. Onlarca arkadaşın merhabayla birlikte elveda diyecek yaşama. Yırtabildiysen o hastaneden evine ulaşabileceksin. İlk savaşımını da böyle kazanacaksın. Seni bu savaşa, ölüme terk edenler aklanırken. Göreceksin ki yaşamı çekilmez hale getiren suçlular kendilerini aklamak için başkalarını batırmaktadırlar. Daha nice, aklananlarla karalananların hikâyesinde yaşamın pamuk ipliğine bağlanırken.
… Hani anana babanı seçme hakkında yok ya. Düşmüşsen bir yoksulun, yoksunun evine. Eline verirler simitleri. Düşersin sokaklara simidi ye, beş altı yaşında. Yanından giderken bebeler okula. … Tükenme. Arada bir. Fırsat buldukça hani. Dinlersen televizyonları, birbirlerine küfreden, birbirlerine vatan haini diyen politikacıları. Birbirlerine halkın, televizyonun karşısında en ağır küfürleri edenleri, kanma aldanma, kapalı kapılar ardında farklılardır hani. Her seçim zamanı eğitimde fırsat eşitliği, diyeceklerdir. Aldırma, tükenme. Sen Ostim’e çırak diye verileceksindir. Unutma. … Tükenme. Aklına da şunu koy. Yaşamdaki eşitsizliği Tanrı yaratmadı. İnsanlar yaratır. Sonrada her şeyi Tanrı’ya yüklerler. Akıllılardır ya. Hem kulu kandırmayı becerirler, hem de Allah’ı da kandırmaya çabalarlar. Savaşları Tanrı emretmedi. İnsanlardır savaşların nedenleri, Tanrı’ya yüklemeyin sebebini. Sadece bunu ayıracak olsa da aklın. Her daim aklını karıştıracaklardır senin. Cebinde para olmayacak, geleceğin belirsiz, güvensiz, hani dil de bilmeyeceksin, sorduklarında okumuşluğum bu kadar ağabey diyeceksin ama. İnan yaşamdaki bütün zorlukları yaratanlar insanlardır. Tanrı seni çok sevmektedir. Hiçbir zaman da kötülüğünü istememektedir. Ama çıkarına düşkün, fırsatçı kendini akıllı sanan beyinsizler, seni kullanmayı çok sevmektedir. Seni yoksul yapan üçkâğıtçılardır, haram yiyenlerdir. Seni yoksul yaratanda Tanrı değildir. Senin yoksulluktan dolayı çile çekmeni isteyende. Seni yoksun yapanlarda yetim hakkı yiyen sesi gür çıkan mazlumu bastıran, garibi süründüren zalimlerdir. Tükenme, sadece aldatanlara karşı uyanık ol. Tanrı aldatanlara karşı uyanık kullarını sever. Soru sor. Tanrı soran kullarını sever. Haksızlıklara karşı gel. Tanrı haksızlıklara direnen kullarını sever. Tanrı böyle istedi diyenler, Tanrı senin için niye böyle istemedi diye sor. Allah haksızlıklara direnen kullarını sever. Sana yaşamın çürük, paslanmış, kirli, kullanılmış yanını sunanlara bu benim hakkım değil de, demesini bil. Tamam, seninde hakkın değil ama benimde değil de. Tükenmeyeceksin. Dimdik, gururla, onurla geldiğin gibi yaşama devam. Ama ancak bir kere aldatanların tuzağına düştün mü, bir defa oltayı çaktılar mı yüreğine beynine, bir kez takıldın mı ağlarına. Seni, yaşamını pazarlarlar. Seni bir mal gibi görürler. Sen mal değil insansın. Herkes kadar büyük, herkes kadar küçük. Ne senden fazlası vardır diğerlerinin, ne de eksiği. Sadece seni yaşamın gerisinde, ilerisinde tutan insanların yarattığı sistemlerdir. Tükenmemek için aldanmamak lazım. Aldanmamak için soru sormak lazım. Dedim ya Allah soru soran kullarını sever. Sormayan, sorgulamayanı değil. Sormayan kendi haline razıdır. Kendi haline razı isen Allah’ı katma işin içine. Sadece kendine sor.
|
| Turkiye |
|
|
|
İsim:
necmi dayan
Tarih: 8/22/2009
( 21:14 )
|
IP
Kayıtlı |
|
seviyemi bilsem mi?
...kimse kabul etmez; Oysa aptallık bana özeldir. Yarar işime. Akıllı olmaktansa...
...açıl açıl nereye kadar; donunla veya sütyeninle kalmaktansa, çırılçıplak olabilirsin. Böylece herkes anlar belki neden açıldığını.
...yazarlar. Ooo çok bilmiş yazarlarda yazarlar, çok bilmiş turşu suratlı sanatçılarda cikcik öterler. Artık sabahları mı yoksa sabahlardan sonraları mı yoksa akşamları mı gece yarıları mı, hani ilhamları sardığında mı minik beyinlerini?
...beleş. Hanginizin hayatı satılık? Hanginiz inci inci hesap kitaptasınız?
...kesin olansa; Gerçek yok. Düş de yok. Eee lay lay lomlarla birliktesiniz demek- ki.
etiket sahibi olmadığım için üzülmüyorum. Geçen manavlarda ki sebzelerin meyvelerin etiketlerine baktım...Açız açız dediler. Gaiblerden geldiği belli olan sesler.
...ve bellemek...Toprağı bellemek...insanı bellemek...aşkı bellemek...ihaneti bellemek. Şarabın adisini bellemek. Satılmışları bellemek...Memleketi bellemek...bellemek iyidir. Tavsiye ederim.
...oysa bu sabah yan yan uçuyordu. Baktım kimseyi görmüyordu. Dikine dikine. Yellere kapılmış kanatları. Güvercin olasım geldi.
Belleyin belleyin....
|
| Turkiye |
|
|
| |
Sakın Allah’ı suçlama. Haksızlıklar karşısında cesaretlendir yüreğini. Belki, yüreğinin cesaretini kuvvetlendirmesi için Allah’a yalvarabilirsin. İlk haksızlıkla karşılaştığında kabullendiysen, boyun eğdiysen. İlk, sonraki, daha sonra ki derken haksızlıkları sindirmişsen. Alışkanlık en derin insan zaaflarındandır. Günümüzün bazı satılık psikologları, toplum mühendisleri insanın bu zaafından yararlanarak insanı sömürüye, baskıya zulme alıştırmaya çalışırlar. Onurunu, insanlık gururunu yitiren insan baskıyı da, zulmü de kabullenir. Sonra bir ömür yaşanır gider, bütün insanlık değerlerinden yitmiş olarak. Sakın Allahı suçlama. Dön zamanı anımsa, ilk haksızlığı neden es geçtiğini. Küçük bir çıkarmıydı, boyun eğmene neden olan. Hasletlerin en kötüsü korkaklığına mı yenilmiştin. En acısı senin kötülükleri kabullenmen haramı yaydıysa evrene. Daha da hüznü, sus payını mı almıştın,yaşamda. Malının çokluğu, midenin tokluğu, yatağının güzelliği susturuyorsa seni. … Sakın Allah’ı suçlama. Sadece korkaklığının giderilmesi için haykır. Güçlülerin, hele acımasız, zulumkar, zalim olanların en büyük desteği elinde, olanağı olduğu halde haksızlıklara karşı çıkmayan insanlardır. Rüşvete ortak oluyorsan. Sakın günahlarının affı için Allah’ı kendine ortak kılma. Bil ki, senin en büyük desteğin, arkan, tarihin evrenin derinliklerinde haksızlıklara karşı çıkan kahramanlarındır. Onlar ki, zamanın mekânın her dilimindeki haksızlıkta ruhlarını diken üzerinde tutarlar. Mesela bir çocuğun haksız olarak dövülmesinde, yıldırımlara dönüşürler. Mesela ezilen bir kadın, onları Allaha yalvartır, yalvarmalarından yağmurlar olur, derler ki, hiçbir kadın hak etmez zulmü. Açlığa itilen biri, cahil bırakılan bebe, her haksızlıkta, her sömürüde yürekleri şaha kalkar. Her haksızlıkta yeniden doğmak isterler. O yüzden güneş insanlara şans tanır. Her karanlıktan sonra, sabah yeniden doğan insana, insanlık değerlerini anımsatır. Bir haksızlığa karşı çıkan, tarihin tüm haksızlıklarına karşı çıkmış olur. Onlar gecenin zifirisinde parlayan en parlak yıldız, güneşin gözleri kör ettiği aydınlıkta yüreğinde ki sestir. Sınavını gözlerler. Başarman için içine düşerler. Ha derler. Ha derler, bizde bu sınavda sınandık, bedeli zindanlar oldu, bedeli yaşam. Senin bu bedeli de ödemeni istemezler. Sadece olanağın olduğu halde, harama ortak olmanı dilemezler. … Haksızlığa ortak olma. Haramla el sıkışma. Sakın Allah’ı suçlama, yakarma. Senin zaaflarına yenilmemen haramla savaşımında ilk adımdır. Küçük çıkarlar için satma mazlumları, garibanları, yoksulları, yoksunları. Bil ki, belki, şaşırma, o savunduğun yoksullardan da yoksunlardan da ihanet görebilirsin. Her ihanet bilenmendir bu savaşta. Onlar ki, mideleri küçültülmüş, beyinleri sıkıştırılmış, sadece yaşamak için, pamuk ipliği ile yaşama tutunmuşlardır. Nice kurtarıcılar görmüşlerdir de, kendilerini yarı yolda bırakmışlardır. Tarihin haksızlıklarla savaşımının o gizemli arşivsiz yolları kurtaranlarla kurtulanların birbirini terk ettiği hikâyeleri ile doludur. Bugününü kurtarman için, bütün bir tarihini satma. … Ey harama, haksızlığa terk edilmiş sen, insan. Fırsat bu fırsattır. Ha desen. Hani desen. Engelleyeceğin. Bil ki, bir çocuğun ağlamasındadır desteğin. Bir kadının çaresizliğinin engellenmesindedir, gücün. … Sakın Allah’ı suçlama. Sakın Allahı korkaklığına ortak etme. O haksızlıklara karşı çıkan her insanın yanındadır. O haramla savaşan her insanın en büyük destekçisidir. Sana kendini ateşe de at demiyorum. Bil ki senin arkanda da olmayacağım. Ama unutma. İnsansan. İyilikle, güzellikle donanan evrenin. Temelleri doğruluk, dürüstlük olan evrenin, harcında katkın olsun istiyorsan tek görevin harama savaş, haksızlığa isyandır. Büyük insan olmanın tek ölçüsü vardır. Haramı eliyle silkeleyen, haksızlığı karanlığa iten davranıştır. Yoksa neyle süslersen süsle kendini, yoksa neyle donatırsan donat kendini gözümde değerin yoktur. Başkalarının acılarına neden olan, başkalarının hüznüne neden olan insan değildir.
|
| Turkiye |
|
|
| |
Adam gürledi, kadın ağladı. kadın sustu, adam baktı, adam sustu, ortalık pustu... fırtına dindi, oturdu kadın adamın yanına attı ellerini omzuna, okşadı saçlarını adamın... içine çekti kokusunu, adam sustu, adam haksızdı ondandı gürlemesi, kadın haklı ondandı sessizliği. en sonunda anlaştılar, kadın duymamış görmemiş gibi yaptı, adam hiçbirşey olmamış gibi davrandı. başarmışlardı, herşey eskisi gibi olacaktı, başarmışlardı çünkü kendilerini kandırabilmişlerdi...
|
| Turkiye |
|
|
|